Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
EKMEK Mİ, ARK OCAĞI MI? (AKÇAKOCA’NIN BÜYÜK ENGİZİSYONCUSU)
Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında, kendi zihninde canlandırdığı ve edebiyat tarihinin en sarsıcı sahnelerinden biri olan “Büyük Engizisyoncu” bölümü vardır.
16.yüzyıl Sevilla’sı... Engizisyon’un en karanlık günlerinde Hz. İsa yeryüzüne geri döner, mucizeler gösterir.
Halk büyük bir bağlılıkla ayaklarına kapanır.
Tam o sırada 90 yaşındaki kardinal yani Büyük Engizisyoncu meydana girer, parmağını soğukça kaldırır ve emreder:
“Tutuklayın.”
Az önce ağlayarak Hz. İsa’ya sarılan kalabalık bir anda susar.
Kimse itiraz etmez, başını öne eğer.
Gece vakti kardinal hücreye girer ve Hz. İsa’ya asıl derdini fısıldar:
“Sen insanlara özgürlük getirdin.
Ama onlar bu yükü taşıyamaz.
Onlara ekmek ve güvenlik verirsek, hürriyetlerini bize teslim ederler.
Sen ne diye geldin şimdi bize engel olmaya?”
Engizisyoncu’nun yaptığı en büyük haksızlık ve yaşadığı asıl trajedi tam da burada başlar.
Doksan yaşına gelmiş bu kardinal, bütün ömrünü adadığı o “kutsal” düzenin aslında bomboş ve kof bir illüzyondan ibaret olduğunu görmekten dehşetle korkmaktadır.
İnsanları aciz görüp kendi kibrini “halkı koruma” kisvesine büründürmüştür.
Eğer Hz. İsa haklıysa, kendisi ömrü boyunca büyük bir yalanın gardiyanlığını yapmıştır.
İşte bu korkunç yüzleşmeyle karşılaşmamak için Hz. İsa’yı zindana atar ve susturur.
Dostoyevski’nin yaklaşık bir buçuk yüzyıl önce sorduğu soru nettir:
İnsanlar neden kendi yaşamları hakkında karar verme hakkını, böyle kof bir güvenlik ve ekmek vaadi karşılığında teslim eder?
Bugün aynı sahne Sevilla’nın taş sokaklarında değil; Akçakoca’nın yeşile batan kıyılarında oynanıyor.
Akçakoca’nın Engizisyoncusu cübbe giymiyor.
Elinde parıltılı ÇED raporları, klasörler dolusu istihdam vaatleri ve o tanıdık, muktedir kibir var:
“Siz anlamazsınız.
Biz sizin yerinize en doğrusunu düşündük.
Size iş vereceğiz, gerisine karışmayın.
Bazı mahzurları o sebeple yok sayabiliriz.”
Tıpkı Sevilla’daki gibi; halkın neye ihtiyacı olduğunu halktan daha iyi bildiğini sanan, on yıllardır kutsadığı o kof “kalkınma” masalının boş olduğunu kabul etmekten korkan bir akıl var karşımızda.
O kof inanç çökerse, geriye sadece tahrip edilmiş bir şehir kalacağını bildikleri için halkın sesini duymak istemezler.
Akçakoca’da Ağır Haddecilik’in Ark Ocağı projesi üzerinden önümüze konan denklem basit ama zehirlidir:
İstihdam mı, doğa mı?
Bu gerçek bir tercih değil, dayatılmış bir tercihtir.
Bir şehrin denizi, havası, fındığı, ormanı ve turizmi, soğuk bir yatırım dosyasındaki rakamlara indirgenir.
Karar, siyasetin yönlendirmesiyle birkaç bürokratik imzayla şekillenirken, o toprakta doğup büyüyen insanların iradesi neredeyse hiç hesaba katılmaz.
Ama Akçakoca’da asıl tehlike sadece kurulmak istenen sanayi tesisi değildir.
Asıl tehlike, öğrenilmiş çaresizlikle gelen o derin suskunluktur.
“Büyüklerin bir bildiği vardır.”
“Nasıl olsa karar verilmiştir.”
“Benim itirazımla ne değişir ki?”
diyen herkes, kendi evinin anahtarını o modern Engizisyoncu’ya kendi eliyle teslim eder.
Demokrasi, beş yılda bir sandıkta pusulaya mühür basıp kenara çekilmek değildir.
Demokrasi; soluduğun havanın, bastığın toprağın, içtiğin suyun kaderinde söz sahibi olabilmektir. Kendi şehrine sahip çıkacak cesareti ve sorumluluğu gösterebilmektir.
Özgürlüğün bedeli zordur; düşünmeyi, sormayı ve bazen tek başına kalmayı gerektirir.
Ama onu teslim etmenin bedeli çok daha ağırdır.
O bedel yıllar sonra kirlenen kıyılarla, yok olan tarımla ve çocuklara bırakılan gri bir şehirle ödenir.
Ekmek kuşkusuz gereklidir.
Ama bir ark ocağının gölgesinde temiz bir nefes alamıyorsanız, o ekmek sizi yaşatmaya yetmez.