Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
FINDIKTA GÜÇ NİÇİN FERRERO’NUN ELİNDE?
FINDIKTA GÜÇ NİÇİN FERRERO’NUN ELİNDE?
(İKTİDARIN TARIMDAKİ EKONOMİK VİZYONU)
Türkiye dünyanın en büyük fındık üreticisi. Dünya fındığının yaklaşık yüzde 70'ini üreten bir ülkenin, kendi fındık piyasasında belirleyici güç olması beklenir.
Ama gerçek bunun tam tersi.
Türkiye fındığı üretiyor, küresel şirketler katma değeri topluyor; iktidar ise bu düzeni değiştirmek yerine düzenlemeye çalışıyor.
Ferrero üzerinden yaşanan tartışmanın asıl önemi de burada.
Mesele yalnızca bir şirketin büyüklüğü değil.
Mesele, AKP iktidarının yıllardır tercih ettiği ekonomik modelin kimi büyüttüğü, kimi ise pazarlık gücünden mahrum bıraktığıdır.
Bu modelin temel vaadi belli:
Özel sektör yatırım yapacak, küresel sermaye gelecek, üretim ve ihracat artacak.
Peki üretici?
İşte fındık, bu modelin görünmeyen tarafını gösteriyor.
İktidar üreticiyi mi, piyasayı mı koruyor?
Rekabet Kurulu, Ferrero Fındık hakkında 2022 yılında soruşturma başlattı.
Soruşturma, şirketin rekabeti ihlal edip etmediği ve hâkim durumunu kötüye kullanıp kullanmadığı üzerineydi.
7 Mart 2024'te Rekabet Kurulu, Ferrero'nun sunduğu taahhütleri kabul ederek soruşturmayı sonlandırdı.
Yani ortada bir uzlaşma değil, ihlal halinde günlük idari para cezası öngörülen taahhütler vardı.
Fakat siyasi soru değişmiyor:
İktidar neden üreticinin pazarlık gücünü artıracak bir yapıyı desteklemek yerine, büyük alıcının davranışlarını taahhütlerle sınırlamaya çalışıyor?
Çünkü güçlü olan şirketi denetlemek başka, karşısına güçlü bir üretici örgütü koymak başka.
Ankara 15. İdare Mahkemesi, 7 Mart 2024 tarihli söz konusu taahhüt kararını iptal etti.
Rekabet Kurumu'nun açıklamasına göre mahkeme, taahhütlerin Ferrero'nun hâkim durumunu kötüye kullanma potansiyelini ortadan kaldırdığına ilişkin somut ve güvenilir güvence sağlamadığı ve piyasa etkilerinin yeterince bütüncül değerlendirilmediği sonucuna vardı.
Rekabet Kurumu da 7 Temmuz 2025'te, mahkeme kararı nedeniyle Ferrero'nun bu taahhütlere uyum yükümlülüğünün sona erdiğini ve konunun yeniden Rekabet Kurulu gündemine alınması gerektiğini açıkladı.
Burada mesele sadece bir mahkeme kararından ibaret değil.
İktidar, güçlü alıcının karşısına güçlü üreticiyi koyacak bir sistem kuramamış; onun yerine şirket davranışlarını taahhütlerle yönetmeye çalışmış ve bu mekanizma yargı denetiminde yeterli bulunmamıştır.
Taahhütlerde Ferrero'nun her yıl Eylül–Aralık döneminde en az 45 bin ton kabuklu fındık alması öngörülüyordu.
2025'te Ferrero'nun başvurusu üzerine bu miktar, rekolte düşüşü ve kalite sorunları gerekçe gösterilerek yalnızca 2025 yılı için 30 bin tona indirildi.
2026 yılı için ise Ferrero’nun alım kotasının ne kadar olduğu hâlâ belirsiz.
Üstelik sorun sadece kotalarla sınırlı değil; taahhütlerin en kritik maddesi olan "TMO referans fiyatının altında alım yapılmaması" kuralı da sahada tamamen boşa düşüyor.
Ferrero gibi büyük alıcılar piyasadan doğrudan üreticiden ürün toplayarak girmiyor.
Bunun yerine sistem; "emanetçi" denilen tüccarlar üzerinden işliyor.
Borcu olan, depolama imkânı bulunmayan ya da nakit ihtiyacı sıkışan üretici, ürününü TMO fiyatının çok altında bu aracılara teslim etmek zorunda kalıyor.
Aracılar, üreticiden ucuza topladıkları bu fındığı büyük hacimlerle Ferrero ve diğer sanayicilere aktarıyor.
Böylece küresel şirket, kâğıt üzerinde ve faturalarda "TMO referans fiyatının altında alım yapmadım" diyerek taahhütlere uyduğunu iddia edebiliyor.
Ancak sahada gerçekleşen düzende; iktidarın açıkladığı taban fiyat ile serbest piyasa arasındaki büyük fark, üreticinin cebinden çıkıp aracı ve küresel alıcı arasında paylaşılıyor.
İktidar kâğıt üzerinde bir kural koyuyor ama sahada aracıların kurduğu bu gayri resmî köprüyü denetleyecek bir mekanizma kuramadığı için taahhütler kâğıt üstünde bir temenniden öteye geçemiyor.
İşte bu belirsizlik ve denetimsizlik daha büyük bir gerçeği gösteriyor:
Türkiye, üreticiyi güçlendiren bir fındık politikası kurmak yerine, güçlü alıcıyı düzenlemeye çalışan kırılgan ve delinebilir bir sistem kurmuş durumda.
Ferrero sebep değil, sonuçtur.
Ferrero'yu bütün hikâyenin suçlusu ilan etmek kolay.
Oysa Ferrero kendi çıkarını koruyor.
Ve şirketlerin böyle yapıyor olması varlıkları gereğidir.
Asıl soru Türkiye'nin neden üreticiyi Ferrero'nun karşısına koyabilecek güçte örgütleyemediği.
Neden kooperatifler küresel ölçekte büyütülmedi?
Neden fındık ile ilgili OSB’ler kurulmadı?
Neden fındıkta yerli markalaşma ve işleme sanayisi uzun vadeli bir iktidar politikası haline getirilmedi?
Ve neden dünyanın en büyük fındık üreticisi Türkiye, küresel fındık markalarının merkezlerinden biri olamadı?
Ferrero'nun gücü AKP iktidarının boş bıraktığı bu alandan doğdu.
Burada yalnızca bugünü değil, son birkaç on yılın ekonomik tercihlerini görmek gerekiyor.
Fiskobirlik bir dönem köhneleşmiş de olsa fındık piyasasında mühim bir aktördü.
İktidar Fiskobirlik’i devre dışı bırakırken yerine 21. yüzyılın gereklerini savunan yeni üretici birliklerinin oluşması için hiçbir şey yapmamayı tercih etti.
Ve fındıkta şu kaçınılmaz sonuç ortaya çıktı:
Güç, zaten güçlü olanın elinde daha fazla birikmeye başladı.
Üreticinin sorusu yıllardır aynı:
“Fındık kaç lira olacak?”
Oysa Ferrero gibi küresel şirketlerin sorusu farklı:
“Bu fındıktan hangi ürünü üretir, hangi markayı yaratır ve hangi pazarda daha fazla kazanırız?”
Türkiye ise hâlâ zincirin önemli bölümünde hammadde üreticisi.
İşte ekonomik bağımlılığın asıl fotoğrafı burada. Dünyanın fındığını üreten ülke, fındığın yarattığı değerin tamamına sahip değil.
Ve AKP iktidarı bu makus talihi değiştirmeye değil devam ettirmek üzerinden politikalar yürüttü.
2026'da tablo daha da ağır.
İklim değişikliği, zirai don, kahverengi kokarca, artan girdi maliyetleri ve rekolte dalgalanmaları üreticinin riskini büyütüyor.
Üretimin riskini üretici taşıyor.
İklim riskini üretici taşıyor.
Piyasa riskini de büyük ölçüde üretici taşıyor.
Ama katma değerin en yüksek olduğu halkalar üreticinin elinde değil.
Yatırım geliyor, fabrika kuruluyor, ürün işleniyor, ihracat yapılıyor; fakat üreticinin pazarlık gücü aynı ölçüde büyümüyor.
Çünkü yatırım gelmesiyle üreticinin güçlenmesi aynı şey değil.
İktidarın ekonomik modelinin asıl açmazı burada.
Faruk Özlü'nün Düzce'yi Batı Karadeniz'in ortak geleceği içinde konumlandıran ve 2053 perspektifi taşıyan yaklaşımı bu nedenle başka bir soruyu gündeme getiriyor:
Bölgesel kalkınma, yalnızca yeni yatırımların bölgeye gelmesi midir; yoksa bölgenin kendi ekonomik