Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
BATI KARADENİZ’DE GÖRÜNÜR OLAN VE GÖRÜNMEYEN GERÇEKLER
Faruk Özlü'nün Gerçek Vizyonu Turizm mi, Sanayi mi? Faruk Özlü'yü yalnızca Düzce Belediye Başkanı olarak okumak, bölgedeki büyük dönüşümü ıskalamaktır. Ama onu hatasız bir oyun kurucu sanmak da mahalli siyasetin pragmatizmini hafife almaktır. Özlü, devletin bürokratik aklını iyi bilen, rüzgârın nereden eseceğini önceden sezen ve bu yönelimi bölgenin diline tercüme eden bir aktör. Batı Karadeniz Kalkınma Birliği BAKAB’ın sessizce kabuk değiştirmesi de bu tercümenin en fiyakalı paragrafı. “Kalkınma” riskli bir kelimedir. Çünkü fabrikayı da hatırlatır, çevre kirliliğini de. İstihdamı da sendikasızlaştırmayı da konuşturur, kamulaştırma davalarını da. Oysa “Turizm” öyle değildir. Daha estetik ve daha daha sterildir. Ve en mühimi, hiçbir ağır sanayinin getireceği çevre meseleleri ile boğuşmaz. Birliğin isminden kalkınmayı silip turizmi eklemek, ilk bakışta masum bir imaj çalışması gibi görünebilir. Ama haritaya biraz yakından bakınca, bu masumiyetin ardındaki planlı akıl kendini ele verir. Batı Karadeniz bugün iki farklı anlatıya bölünmüş durumda. Bir tarafta Filyos Limanı yükleniyor, Ereğli çelik basıyor, Eskipazar’da metal sanayisi yükseliyor, Düzce’de OSB’ler sınırlarını zorluyor. Diğer tarafta ise bambaşka bir masal anlatılıyor: Safranbolu’nun konakları, Abant’ın doğası, Akçakoca’nın sakin sahilleri… Aynı coğrafya, iki ayrı dünya. Biri teşvik belgelerinde büyüyor, diğeri tanıtım broşürlerinde parlatılıyor. Ve meydan, her zaman parlatılana kalıyor. Buna illüzyon demek yanlış olmaz. Ama göz boyamak anlamında değil, ışığı sadece görünmesi istenen yere tutma sanatı bu. Kadrajı öyle bir ayarlıyorlar ki; Safranbolu’yu görüyorsun, Abant’ı görüyorsun, Akçakoca’nın denizini görüyorsun. Ama hemen arkada sinsi bir şerit gibi uzanan sanayi kuşağını, lojistik hatları ve üretim baskısını yok sayıyorsun. Bu çok daha incelikli bir yöntem: Seçici bir körlük yaratmak. Diğer şehirlerin bu oyunda Faruk Özlü’nün PR çalışmaları gereği sessiz kalıyor gibi görünmesi, aslında onların mecbur olduğu anlamına da gelmez. Bolu kendi markasına bakar, Safrnbolu dengesini korur, Bartın Amasra’nın ekmeğini yer. Yani ortada bir mecburiyetten ziyade, herkesin kendi işine bakıyor olması var. Ancak bu ortaklığın dilini Faruk Özlü’nün PR ekibi kurguladığında: Direksiyonda Düzce otururken, Safranbolu ve Amasra gibi köklü markalar vitrinde birer süs gibi duruyor. Vitrin süslendikçe ve turizm konuşuldukça, arkadaki sanayi koridorları tartışmasız hale getirilmeye çalışılıyor. Akçakoca ise bu gerilim hattının tam sınırında duruyor. Bir tarafta huzurlu bir deniz vaha hikâyesi, diğer tarafta sadece birkaç kilometre ötede homurdayan OSB ve Ark Ocağı gerçeği. Bu iki dünya arasındaki çizgi kâğıt üzerinde çizilebilir ama doğa sınır hatlarına inanmaz. Rüzgâr baca gazını taşırken pasaport sormaz, deniz akıntıları sanayi sınırlarında durmaz. Bugün dengede duruyor gibi görünen bu terazi, aslında her gün biraz daha zorlanıyor. Asıl soru hep ortada duruyor: Bu turizm birliğinin parlatılmaya çalışılması sadece turizm için mi? Yoksa sanayinin ağır yükünü gölgelemek için üretilmiş güvenli bir liman mı? Siyaset çatışmasız alanları sever. Turizmde pek çevre hakkı sorulmaz, sanayi kadar yoğun tartışma üretmez. Herkes sadece güzel fotoğraflara bakar. Neticede ortada ne mükemmel bir komplo var ne de tamamen tesadüfi bir başarı. Yapılan şey çok basit: Batı Karadeniz’de kirli sanayi sessizce ve derinden büyütülürken, halkın önüne daha yumuşak, daha estetik bir perde çekiliyor. Bu vitrinin başarısı, insanları ikna etmesinde değil; bakacakları yönü değiştirmesinde saklı. Ama o parıltılı kadrajın bile örtemediği bir gerçek var: Bölgenin asıl can damarı olan fındık, fiyat oyunları ve sahipsizlikle boğuşurken, bu büyük kirli sanayi ve turizm nutuklarının dışına itiliyor. Işıklar söndüğünde ve o parlak kadraj bozulduğunda, toprağı işleyen üretici ve sahildeki halk, kendini yine aynı karanlıkta bulacak.