Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
İTİBAR SUİKASI VE ZAAFLARIN ÇÖKÜŞÜ...
İTİBAR SUİKASI VE ZAAFLARIN ÇÖKÜŞÜ: AKÇAKOCA’DA SİYASET, RANT VE SADAKAT AĞLARININ ANATOMİSİ
Fikret Albayrak’ın belediye başkanlığı dönemlerindeki uygulamaları ve yönetim tarzı, Akçakoca kamuoyunda her daim ciddi eleştirilerin odağında yer almıştır.
Özellikle OSB, ark ocağı ve liman meselelerinde sergilediği tutarsızlıklar, iktidarın doğaya ve kente yaklaşan hoyrat tavrından bütünüyle farklı bir yerde durmadığı yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur.
Fikret Albayrak’ın önce tutuklanması ve ardından İçişleri Bakanlığınca görevden alınmasını doğru okuyabilmek için meseleyi iki eksen üzerinden ele almak gerekir.
Birincisi, iktidarın muhalefeti kuşatma ve hizaya getirme amacıyla yürüttüğü itibarsızlaştırma siyaseti;
İkincisi ise Albayrak’ın kendi kişisel ve yönetsel zaaflarıyla bu süreci kolaylaştırmış olmasıdır.
İktidar, her dönemde olduğu gibi bugün de kendi çizgisine boyun eğmeyen belediyeleri baskı altına almak için sistemli bir siyasi mühendislik yürütmektedir.
Hızla gelişen hadiseleri bu aklın bir sonucu olarak görmek gerektiği açıktır.
Türkiye’de neredeyse tüm belediyeler şeffaflıktan uzak gri alan uygulamaları teamül haline gelmişken, CHP’li belediyeler söz konusu olduğunda bunlar bir anda suç dosyasına dönüştürülmektedir.
Bundan kurtuluş ancak parti değiştirmeyle gerçekleşebilmektedir.
Bu süreç yalnızca Akçakoca’ya değil, bölgedeki diğer muhalif belediyelere de verilmiş bir gözdağı niteliği taşımaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, siyasi ve idari operasyonlarla sandıktan çıkan bir belediye başkanının görevden uzaklaştırılması demokratik açıdan kabul edilebilir değildir.
Ortaya çıkan tablo, ciddi bir siyasi itibar suikastı görüntüsü vermektedir.
Ancak meselenin yalnızca bu boyutuna odaklanmak da gerçeği eksik okumak olur.
Albayrak’ın siyasi çizgisine bakıldığında net bir sağ refleks ve pragmatik yaklaşım dikkat çekmektedir.
Seçimler sırasında ilçe teşkilatlarıyla yaptığı iş birliğini zaman içerisinde geri plana iterek, makamın gücü üzerinden ilçe siyasetini ve örgüt yapısını belirlemeye çalışması da bu anlayışın önemli göstergelerinden biri olarak yorumlamak gerekir.
Seçim dönemlerinde toplumsal hassasiyetlere yakın duran söylemler geliştirmesine rağmen, seçim sonrasında bu duruştan uzaklaşması kamuoyunda siyasi oportünizm eleştirileri olarak yansımıştır.
OSB meselesinde yaşanan kırılma da bu çelişkilerin en görünür örneklerinden biri olmuştur.
İlk belediye başkanlığı öncesinde OSB’ye karşı duran Albayrak’ın, göreve geldikten sonra sanayi ve inşaat çevrelerine daha yakın bir pozisyona geçtikten sonra özellikle boru fabrikaları, inşaat çevreleri ve betonlaşma politikalarıyla kurduğu ilişki, Akçakoca’nın tarım ve turizm ile yol yürümesi gerektiğini savunan kesimlerde ciddi güvensizlik yaratmıştır.
Ancak bu ciddi güvensizliğin en mühim aşaması burada en kritik kırılma noktalarından biri, Düzce Belediye Başkanı Faruk Özlü ile kurduğu ilişki biçimidir.
Albayrak, Faruk Özlü’nün bölgedeki siyasal ağırlığının kendisini koruyacağına uzun süre inanmış olduğu söylemek son derece gerçekçi bir tespittir.
Özlü’nün Ankara’daki etkisi, devlet içerisindeki ağı ve bölgedeki belirleyici konumu nedeniyle, belli ki kendisini belli ölçüde güvence altında hissetmiştir.
Ancak ıskaladığı şey ise Türkiye’de sağ siyasetin temel karakterlerinden biri, ilişkilerin ilkesel değil tamamen güç dengeleri üzerinden yürüdüğünün farkında olmamasıdır.
Bu nedenle aynı masada oturan aktörler, güç dengesi değiştiği anda birbirlerini korumak en hafif ifadeyle yerine birbirlerinden hızla uzaklaşabilmektedirler.
Bugün yaşanan süreçte de Albayrak’ın en büyük yanılgılarından birinin bu korumacı ilişkiye fazla güvenmek olduğu net bir gerçekliktir.
Özellikle operasyon sürecinde Faruk Özlü cephesinden güçlü ve açık bir sahiplenme görüntüsünün ortaya çıkmaması, taşra siyasetindeki bu pragmatik ilişkinin sınırlarını gösteren bir fotoğraf gibidir.
Albayrak’ın, siyasal olarak kendisini güvence altında hissetmesine neden olan bu ilişkinin aslında son derece kırılgan olduğu bugün daha net biçimde ortaya çıkmıştır.
Şeffaflık meselesi burada kritik önemdedir.
Belediyelerde yıllardır süregelen gri alan uygulamaları, iktidarın muhalefeti baskılamak için kullandığı araçlardan biri olmuştur. Albayrak da bu anlayışın dışında kalmamıştır.
Etrafında oluşan menfaat eksenli sadakat ilişkilerini gerçek bir siyasal destek olarak okuması ise diğer büyük zaaflarından biri olmuştur.
Güç zayıfladığı anda aynı çevrelerin hızla pozisyon değiştirmesi, taşra siyasetindeki çıkar odaklı ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Kimi çevrelerdeki suskunluk ve sahip çıkmama refleksinin gösterilmemesi bunun en büyük göstergesidir.
Üstelik Albayrak açısından asıl tehlikenin henüz tam olarak ortaya çıkmamış olması da mümkündür.
Çünkü Türkiye’de bu tip operasyonel süreçlerde mesele yalnızca mevcut dosyalarla sınırlı kalmamaktadır.
Güç dengesi değiştiğinde gerek belediye içerisinden gerekse dışarıdan birçok kişi kendisine alan açmak, yeni dönemde pozisyon almak veya kişisel sorumluluğunu azaltmak amacıyla “itirafçı” rolüne soyunabilmektedir.
Bu süreçlerde daha önce konuşulmayan, gündeme gelmeyen ya da üzeri örtülen başka gri alan uygulamalarının da yeni dosyalar ve iddialar halinde ortaya sürülmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Özellikle belediye içerisindeki güç mücadeleleri düşünüldüğünde, dün sessiz kalan bazı aktörlerin bugün kendi konumlarını korumak adına yeni anlatılar üretmesi kuvvetle muhtemeldir.
Taşra siyasetinde sadakat çoğu zaman ilkelere değil, güce bağlı olduğu için; güç kaybı yaşandığında çözülmenin de çok hızlı yaşandığı bilinmektedir.
Bu nedenle Albayrak’ın önündeki risk yalnızca mevcut soruşturma değil, aynı zamanda bu çözülmenin doğuracağı yeni iddialar ve yeni dosyalar ihtimalidir.
Türkiye’deki belediye başkanlığı sistemi, bugün eleştirilen cumhurbaşkanlığı sisteminin yereldeki küçük bir prototipi gibidir.
Cumhurbaşkanlığı sistemini eleştirenlerin büyük bir çoğunluğunun söz konusu belediye başkanlığı sistemi olduğunda suskun kalması bu yaşadığımız kaotik ortamın en büyük sebeplerinden biridir.
Belediye başkanı seçilen kişi, belediyede neredeyse bütün gücü elinde toplamakta; meclisin ve bürokrasinin etkisi ise genellikle sınırlı kalmaktadır.
Albayrak’a yönelik eleştirilerin önemli kısmı da burada yoğunlaşmaktadır.
Güçlü bir denetim mekanizmasıyla yönetimi paylaşmak yerine, daha merkeziyetçi ve tek adamcı bir anlayışla hareket etmek vazgeçilmez tercihi olmuştur.
CHP’nin de uzun yıllardır bu belediye başkanlığı sistemiyle esaslı bir problemi olmadığı görülmektedir.
Sorun daha çok bu sistemi dönüştürmek değil, o sistem içerisinde belediye başkanlıklarını kazanmak ekseninde ele alınmıştır.
Akçakoca özelinde Fikret Albayrak da bu siyasetin yerel bir yansıması olarak değerlendirmek gerekir.
İstediği şey çoğu zaman siyasal bir programın toplumsallaşması değil, belediye başkanlığı makamının sağladığı güç olmuştur.
Kendi siyasetinin gücünü makama yansıtmak yerine, makamın gücünü kullanarak Akçakoca siyasetini ve gündemini belirlemeyi tercih etmiştir.
Parti programındaki belediyecilik anlayışıyla ilgili uygulamaların yeterince hayata geçirilmemesi de bu eleştirileri güçlendirmiştir.
Hangi belediye başkanı parti programına göre davranmaktadır sorusu ise meselenin aslında ne kadar daha vahim olduğunu gösteren bir sorudur.
Aslında tabloya bütün olarak bakıldığında daha çarpıcı bir gerçek ortaya çıkmaktadır: AKP’nin rant odaklı belediyecilik anlayışı ile Albayrak’ın yaklaşımı arasında, şehrin dokusunu koruma konusunda köklü bir felsefi fark bulunduğunu söylemek zordur.
Aralarındaki temel fark daha çok cüret ve fütursuzluk derecesidir.
Burada Albayrak’ın ark ocakları projelerine çevresindeki bazı isimlerin ve toplumsal hassasiyetlerin etkisiyle çok aleni bir destek vermediği söylenebilir.
Hatta OSB yönetim kurulu toplantılarında bu konuda çekincelerini dile getirmiş olması da ihtimal dahilindedir.
Büyük olasılıkla Albayrak, OSB projesine belirli ölçüde ikna edildiği süreçte, bu projenin ileride ark ocaklarına kadar uzanacağını ve şehri kuşatacağını öngörememiş olabilir.
Elbette taşra siyasetinin sert güç ilişkileri düşünüldüğünde buna ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
Yine de eğer gerçekten ark ocakları konusunda sermaye çevrelerinin beklediği ölçüde açık ve koşulsuz bir destek vermediyse, bu ketum ve mesafeli tavrın arka planda bazı dengeleri bozmuş olması ihtimal dahilindedir.
Bu ketum duruşuyla Albayrak, ark ocakları gibi projelere tam destek vermeyerek nispi de olsa bir fren mekanizması oluşturmuş olabilir.
Ancak İçişleri Bakanlığı kararı sonrası belediye meclisindeki sayı dengesi göz önüne alındığında, belediyenin tamamen iktidar kontrolüne geçmesi durumunda çok daha agresif rant projelerinin önü açılacaktır.
Şimdiden belirli çevreler tarafından şekillendirilmeye başlanan yeni belediye yönetimiyle birlikte işlerin düzeleceğine inanmak oldukça güç görünmektedir.
Özellikle Mehmet Nazım Pazvant gibi isimlerin etkisinin arttığı bir denklemde, Akçakoca’nın tarım ve turizm şehri olarak kalabilmesi mümkün değildir.
Ark ocakları eksenli politikaların çok daha pervasız biçimde ilerletileceğini ve şehir dokusunun geri dönülmez biçimde tahrip olacağına kesinlik olarak bakabiliriz.
İçişleri Bakanlığı’nın uzaklaştırma kararıyla birlikte Albayrak için zorlu bir süreç başlamıştır.
Ancak bu sürece karşı çıkmak, onun belediyecilik anlayışını veya yönetim tarzını bütünüyle aklamak anlamına gelmez.
Buna rağmen Fikret Albayrak’ın tahliyesini ve görevine iadesi gerektiğini savunmak gerektiğinin altını çizmek gerekir.
Çünkü bugün Albayrak’a uygulanan denetim ve soruşturma pratiği aynı ölçüde Türkiye’deki tüm belediye başkanlarına uygulansaydı, muhtemelen dışarıda neredeyse belediye başkanı kalmazdı.
Bu sebeple mesele yalnızca bir kişi meselesi değil; hukuk uygulamasındaki seçicilik ve siyasi müdahale meselesidir.
Akçakoca’nın daha da kaotik bir ortama sürüklendiği açıktır.
Ancak böyle dönemlerde en mühim şey soğukkanlı kalabilmektir.
Taraftarlık ve öfke üzerinden kurulan siyaset, Akçakoca’ya uzun vadede hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Bu yazı, yakın geçmişin muhasebesini yapmakla birlikte, önümüzdeki dönemde neler yaşanabileceğine dair bir değerlendirme ve analiz denemesi niteliği taşımaktadır.
Akçakoca’nın gerçek kurtuluşu ise bir güç odağından kaçıp diğerine sığınmakta değil; rantçı, kapalı ve kişisel ilişkilere dayalı belediyecilik anlayışını bütünüyle reddeden yeni bir siyasal kültür oluşturabilmekten geçmektedir.
Ancak böylesi bir siyasal kültür dönüşümünü, hâlâ 12 Eylül’ün şekillendirdiği reflekslerle hareket eden eski kuşak siyaset anlayışının gerçekleştirmesi imkânsızdır.
Türkiye’de ve dolayısıyla Akçakoca’da mahalli siyasette artık 30-40 yaş kuşağının aksiyon alması gerekmektedir.