Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
DEMİRİN TUNCU, MEHMET PAZVANT’IN PUNDU: AKÇAKOCA’YI KANATLANDIRACAK ARK OCAĞI MUCİZESİ(!)
Yıllardır fındık bahçelerinin yeşilliğiyle gözü yorulan, Mavi Bayraklı plajların o sıkıcı dinginliğinden bunalan, temiz hava solumaktan ciğerleri hantallaşan bahtsız Akçakoca halkına nihayet müjdeler olsun! İlçemizi o demode “doğa kenti” prangasından kurtarmak için beyaz atlı bir sanayi şövalyesi gibi sahneye çıkan ATSO Başkanı Mehmet Nazım Pazavant ve çevresindeki yerel aristokrasi, Akçakoca’nın kaderini değiştirecek o büyük medeniyet hamlesini önümüze koydu: Elektrik Ark Ocağı! Düşünün… Koskoca ilçenin geleceği yıllarca neyin üstüne kurulmuştu? Fındıkmış… Turizmmiş… Küçük esnafmış… Denizmiş… Toprakmış… Suymuş… Ne kadar ilkel, ne kadar verimsiz uğraşlar! Neyse ki ilçemizin yüksek vizyon(!) sahibi eşrafı bu geri kalmış anlayışa dur dedi de Akçakoca’yı birkaç ay daha fazla turist gelsin diye bekleyen küçük insanların ufkunu genişletti. Öyle ya; bir şehrin gerçek büyüklüğü sahilindeki çocuk kahkahalarıyla değil, bacasının kaç metre yükseldiğiyle ölçülür. Akçakoca’da yıllardır değişen yalnızca seçim afişleri oldu. Belediye koridorlarıyla oda masaları arasında kurulan o küçük belediye başkanları aristokrasisi ise yerini hiç terk etmedi. Şimdi aynı çevreler, ilçeye yeni bir kader yazıyor. Fındığın yerine dünyanın dört bir yanından ithal edilecek hurda, denizin yerine duman, turizmin yerine vardiya kültürü öneriliyor. Ve buna da “kalkınma” deniyor. İDK’DAN “NİHAİ ZAFER”: MEHMET NAZIM PAZVANT’IN ALTIN İMZASIİşte tam da bu noktada, Ankara koridorlarından Akçakoca semalarına uzanan o muazzam başarı öyküsünü gururla alkışlamamız gerekiyor. Günlerdir “ÇED raporu ne olacak, halkın itirazları ne işe yarayacak” diye saf saf bekleyenlere en güzel cevabı yine vizyonun adresi verdi. İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK), aylar süren o büyük kalkınma heyecanının ardından dosya için “Nihai” kararını bastı! Yakında resmiyet kazanıp ilan edilecek olan o şanlı “ÇED Olumlu” kararı, hiç şüphesiz ki baştan aşağı Sayın Pazvant’ın kişisel vizyon anıtıdır. Ankara’daki o koca koca müdürleri, mühendisleri, “Burada fındık var, baraj var, su yetmez” diyen teknik çekinceleri birer birer aşmak her taşralıya nasip olmaz. Bu karar; Akçakoca halkının değil, odalar ve borsalar dünyasının o rasyonel, o pragmatik patron aklının mutlak zaferidir. Çok az kişi ÇED toplantılarında sesini yükseltedursun, başkanımız Ankara koridorlarında geleceğimizin dumanını çoktan tüttürmüştür. SARIYAYLA BARAJI MI? AMAN EFENDİM; DETAYLARA TAKILMAYIN Yok efendim barajın kapasitesi sınırlıymış…
Yok efendim kuraklık riski varmış…
Yok efendim ark ocakları yoğun su tüketiyormuş… Akçakocalı da gerçekten çok büyütüyor bazı şeyleri. Sonuçta vatandaşın evinde musluğu açıp su içmesinin holding bilançolarına, ATSO’nun büyüme endekslerine ne katkısı var? Oysa aynı su, Mehmet Nazım Bey’in Ankara’dan kopardığı o “Nihai” izin sayesinde, binlerce derecelik ark ocaklarının kızgın gövdesini soğutursa ekonomik değer üretmiş oluyor. İktisat dediğin biraz da fedakârlık işidir. Halk susar, sanayi konuşur. Hem belli mi olur… Belki birkaç yıl sonra Akçakoca turizmde bambaşka bir marka olur:“Türkiye’nin İlk Susuz Yaşam Deneyim Merkezi!” Musluklardan su akmayabilir; ama çok şükür bacalardan duman eksik olmayacak. ATIK SU MESELESİ: MEDENİYETİN ŞİFALI SULARI Ama bütün bu büyük sanayi hamlesinin belki de en vizyoner tarafını hâlâ yeterince konuşmuyoruz: Atıksu meselesi… Bazı kötü niyetli çevreler çıkmış, ark ocağından kaynaklanacak endüstriyel atık suların yalnızca sınırlı bir ön arıtmadan geçirilip belediyenin mevcut altyapı sistemine bırakılacağını söylüyor. Ardından da telaşla soruyorlar: “Akçakoca Belediyesi’nin mevcut arıtma sistemi bu yükü kaldırabilecek mi?”
“Bu suların denize, toprağa ve yeraltı sistemine etkisi ne olacak?”
“Arıtma yetersiz kalırsa ne yaşanacak?” Gerçekten inanılmaz bir karamsarlık… Sanki yıllardır nüfus artışına, yaz sezonu yoğunluğuna ve altyapı baskısına zor yetişen belediye sistemi; birkaç sanayi tesisinin daha yükünü sırtlanamayacakmış gibi konuşuyorlar. Oysa modern kalkınma tam da budur:
Önce altyapıyı zorlamak,
Sonra kapasiteyi aşmak,
Arrdından da bunu “büyümenin doğal sonucu” diye sunmak.Hem düşünsenize…
Akçakoca’nın o fazla berrak denizi biraz endüstriyel karakter kazanırsa ne kaybederiz ki? Belki birkaç yıl sonra Mavi Bayrak’ın yanına yeni bir unvan daha eklenir: “Ağır Metal Destekli Kıyı Deneyimi.” Üstelik bütün yükü şirketlerin sırtına bırakmak da haksızlık olur. Neticede belediye sistemleri biraz da holdinglerin konforu için vardır. Halkın vergileriyle yapılmış altyapının, özel sanayinin atık yükünü omuzlaması kadar doğal ne olabilir? Kaldı ki Akçakoca halkı fedakârlığı sever. Bir yanda içme suyu riski,
Bir yanda deniz ekosistemi,
Öte yanda ağır metal ihtimali… Ama diğer tarafta da “yatırım” var. Bugünün dünyasında hangi medeni toplum yaşama hakkını yatırım heyecanının önüne koyabilir ki? Elbette yarın bir gün arıtma sistemi yetersiz kalırsa, denizde kirlilik artarsa, altyapı alarm vermeye başlarsa; buna da kader değil, “bölgesel kalkınmanın kaçınılmaz bedeli” denecektir. Ve o gün geldiğinde, Akçakoca kıyılarında yükselen her kötü kokuya rağmen yerel aristokrasimiz kürsülerden aynı gururlu cümleyi kurmaya devam edecektir: “Akçakoca büyüyor.” İSTİHDAM MEDENİYETİ VE ZİNCİRLERİNİ KIRAN İŞÇİLER Elbette bütün bu büyük dönüşümün arkasında o meşhur sihirli kelime var: İstihdam. Belediye başkanları aristokrasimizin dilinden düşürmediği, Pazvant’ın her sunumunda kutsal bir söz gibi tekrarladığı o muazzam kavram. Fındık üreticisinin bağımsızlığı mı?
Küçük esnafın yaşam alanı mı?
Turizmin geleceği mi?
Toprağın, suyun, havanın sürdürülebilirliği mi? Ne kadar romantik, ne kadar çağ dışı meseleler… Oysa modern çağın hakiki ideali bellidir: Kendi toprağında bağımsız üretici olmak yerine, bir holdingin çatısı altında, elin ithal hurdasını eritmek için kart basan vardiyalı birer çalışana dönüşmek. Bahçesi kuruyan üretici üzülmesin.
Denizi kirlenen turizmci kaygılanmasın.
Müşteri bulamayan esnaf kaderine küsmesin. Çünkü bütün bu insanlar, ATSO Başkanımızın o üstün dehasıyla ilçeye kazandırdığı bu büyük sanayi medeniyetinin asgari ücretli neferleri olma şerefine erişebileceklerdir. Üstelik düzenli maaş da alacaklar! Yılda bir kez fındık fiyatı ne olacak diye düşünmek yerine, artık her ay kart basıp siren sesiyle işe girmenin o medeni huzurunu yaşayacaklar. Soludukları havada biraz kurşun, biraz çinko, biraz kadmiyum olabilir; ama kalkınmanın da ufak tefek nazarlıkları olur elbette. AKÇAKOCA’NIN UFKU: ALİAĞA’YI DA AŞACAĞIZ Bazı bozguncular kalkmış Aliağa’yı, Dilovası’nı örnek gösteriyor.Yok kanser oranları artmış…
Yok hava kalitesi çökmüş…
Yok toprak kirlenmiş… Sanki bunlar sanayileşmenin şanlı madalyaları değilmiş gibi konuşuyorlar. Oysa Mehmet Nazım Pazvant gibi bir lider varken Akçakoca neden küçük düşünsün? Aliağa’da onlarca ark ocağı varsa, bizim başkanımız neden ilçenin can damarı olan o tek barajı ark ocaklarına meze etmesin? Madem bu ülkenin kalkınma modeli; suyu şirketlere, faturayı halka, hastalığı işçiye bırakma üzerine kurulu, o halde Akçakoca da bu büyük yarışta en önde koşmalıdır. Hem düşünsenize… Bir yanda fındık bahçeleri…
Diğer yanda temiz deniz…
Sessiz sahiller…
Orman kokusu… Ne kadar sıkıcı ne kadar monoton bir hayat. Şimdi ise Mehmet Nazım Bey’in İDK masalarında pişirdiği yepyeni bir gelecek var önümüzde: Hurda kamyonları,
Cevher tozu,
Yüksek gerilim hatları,
Ağır metal riski,
Susuzluk ihtimali
Ve bakanlık onaylı baca manzaralı kalkınma. İşte gerçek vizyon, işte gerçek liderlik budur. Yarın bir gün Akçakoca kıyılarında birbiri ardına yükselecek her yeni ark ocağı da hiç şüphesiz Mehmet Nazım Pazvant’ın ve belediye başkanları aristokrasisinin bu büyük mücadelesini minnetle anacaktır. Çünkü ithal hurdanın önündeki en büyük engel; suya, toprağa ve yaşama hâlâ fazla anlam yükleyen halkın kendisiydi. O şanlı “ÇED Olumlu” kararı resmi olarak ilan edildiğinde, yerel aristokrasimizin oda koridorlarında patlatacağı şampanyaların sesini şimdiden duyar gibiyiz. Kürsüye çıkıp yine o aynı mağrur cümleleri kuracaklar: “Akçakoca büyüyor.”
Yok efendim kuraklık riski varmış…
Yok efendim ark ocakları yoğun su tüketiyormuş… Akçakocalı da gerçekten çok büyütüyor bazı şeyleri. Sonuçta vatandaşın evinde musluğu açıp su içmesinin holding bilançolarına, ATSO’nun büyüme endekslerine ne katkısı var? Oysa aynı su, Mehmet Nazım Bey’in Ankara’dan kopardığı o “Nihai” izin sayesinde, binlerce derecelik ark ocaklarının kızgın gövdesini soğutursa ekonomik değer üretmiş oluyor. İktisat dediğin biraz da fedakârlık işidir. Halk susar, sanayi konuşur. Hem belli mi olur… Belki birkaç yıl sonra Akçakoca turizmde bambaşka bir marka olur:“Türkiye’nin İlk Susuz Yaşam Deneyim Merkezi!” Musluklardan su akmayabilir; ama çok şükür bacalardan duman eksik olmayacak. ATIK SU MESELESİ: MEDENİYETİN ŞİFALI SULARI Ama bütün bu büyük sanayi hamlesinin belki de en vizyoner tarafını hâlâ yeterince konuşmuyoruz: Atıksu meselesi… Bazı kötü niyetli çevreler çıkmış, ark ocağından kaynaklanacak endüstriyel atık suların yalnızca sınırlı bir ön arıtmadan geçirilip belediyenin mevcut altyapı sistemine bırakılacağını söylüyor. Ardından da telaşla soruyorlar: “Akçakoca Belediyesi’nin mevcut arıtma sistemi bu yükü kaldırabilecek mi?”
“Bu suların denize, toprağa ve yeraltı sistemine etkisi ne olacak?”
“Arıtma yetersiz kalırsa ne yaşanacak?” Gerçekten inanılmaz bir karamsarlık… Sanki yıllardır nüfus artışına, yaz sezonu yoğunluğuna ve altyapı baskısına zor yetişen belediye sistemi; birkaç sanayi tesisinin daha yükünü sırtlanamayacakmış gibi konuşuyorlar. Oysa modern kalkınma tam da budur:
Önce altyapıyı zorlamak,
Sonra kapasiteyi aşmak,
Arrdından da bunu “büyümenin doğal sonucu” diye sunmak.Hem düşünsenize…
Akçakoca’nın o fazla berrak denizi biraz endüstriyel karakter kazanırsa ne kaybederiz ki? Belki birkaç yıl sonra Mavi Bayrak’ın yanına yeni bir unvan daha eklenir: “Ağır Metal Destekli Kıyı Deneyimi.” Üstelik bütün yükü şirketlerin sırtına bırakmak da haksızlık olur. Neticede belediye sistemleri biraz da holdinglerin konforu için vardır. Halkın vergileriyle yapılmış altyapının, özel sanayinin atık yükünü omuzlaması kadar doğal ne olabilir? Kaldı ki Akçakoca halkı fedakârlığı sever. Bir yanda içme suyu riski,
Bir yanda deniz ekosistemi,
Öte yanda ağır metal ihtimali… Ama diğer tarafta da “yatırım” var. Bugünün dünyasında hangi medeni toplum yaşama hakkını yatırım heyecanının önüne koyabilir ki? Elbette yarın bir gün arıtma sistemi yetersiz kalırsa, denizde kirlilik artarsa, altyapı alarm vermeye başlarsa; buna da kader değil, “bölgesel kalkınmanın kaçınılmaz bedeli” denecektir. Ve o gün geldiğinde, Akçakoca kıyılarında yükselen her kötü kokuya rağmen yerel aristokrasimiz kürsülerden aynı gururlu cümleyi kurmaya devam edecektir: “Akçakoca büyüyor.” İSTİHDAM MEDENİYETİ VE ZİNCİRLERİNİ KIRAN İŞÇİLER Elbette bütün bu büyük dönüşümün arkasında o meşhur sihirli kelime var: İstihdam. Belediye başkanları aristokrasimizin dilinden düşürmediği, Pazvant’ın her sunumunda kutsal bir söz gibi tekrarladığı o muazzam kavram. Fındık üreticisinin bağımsızlığı mı?
Küçük esnafın yaşam alanı mı?
Turizmin geleceği mi?
Toprağın, suyun, havanın sürdürülebilirliği mi? Ne kadar romantik, ne kadar çağ dışı meseleler… Oysa modern çağın hakiki ideali bellidir: Kendi toprağında bağımsız üretici olmak yerine, bir holdingin çatısı altında, elin ithal hurdasını eritmek için kart basan vardiyalı birer çalışana dönüşmek. Bahçesi kuruyan üretici üzülmesin.
Denizi kirlenen turizmci kaygılanmasın.
Müşteri bulamayan esnaf kaderine küsmesin. Çünkü bütün bu insanlar, ATSO Başkanımızın o üstün dehasıyla ilçeye kazandırdığı bu büyük sanayi medeniyetinin asgari ücretli neferleri olma şerefine erişebileceklerdir. Üstelik düzenli maaş da alacaklar! Yılda bir kez fındık fiyatı ne olacak diye düşünmek yerine, artık her ay kart basıp siren sesiyle işe girmenin o medeni huzurunu yaşayacaklar. Soludukları havada biraz kurşun, biraz çinko, biraz kadmiyum olabilir; ama kalkınmanın da ufak tefek nazarlıkları olur elbette. AKÇAKOCA’NIN UFKU: ALİAĞA’YI DA AŞACAĞIZ Bazı bozguncular kalkmış Aliağa’yı, Dilovası’nı örnek gösteriyor.Yok kanser oranları artmış…
Yok hava kalitesi çökmüş…
Yok toprak kirlenmiş… Sanki bunlar sanayileşmenin şanlı madalyaları değilmiş gibi konuşuyorlar. Oysa Mehmet Nazım Pazvant gibi bir lider varken Akçakoca neden küçük düşünsün? Aliağa’da onlarca ark ocağı varsa, bizim başkanımız neden ilçenin can damarı olan o tek barajı ark ocaklarına meze etmesin? Madem bu ülkenin kalkınma modeli; suyu şirketlere, faturayı halka, hastalığı işçiye bırakma üzerine kurulu, o halde Akçakoca da bu büyük yarışta en önde koşmalıdır. Hem düşünsenize… Bir yanda fındık bahçeleri…
Diğer yanda temiz deniz…
Sessiz sahiller…
Orman kokusu… Ne kadar sıkıcı ne kadar monoton bir hayat. Şimdi ise Mehmet Nazım Bey’in İDK masalarında pişirdiği yepyeni bir gelecek var önümüzde: Hurda kamyonları,
Cevher tozu,
Yüksek gerilim hatları,
Ağır metal riski,
Susuzluk ihtimali
Ve bakanlık onaylı baca manzaralı kalkınma. İşte gerçek vizyon, işte gerçek liderlik budur. Yarın bir gün Akçakoca kıyılarında birbiri ardına yükselecek her yeni ark ocağı da hiç şüphesiz Mehmet Nazım Pazvant’ın ve belediye başkanları aristokrasisinin bu büyük mücadelesini minnetle anacaktır. Çünkü ithal hurdanın önündeki en büyük engel; suya, toprağa ve yaşama hâlâ fazla anlam yükleyen halkın kendisiydi. O şanlı “ÇED Olumlu” kararı resmi olarak ilan edildiğinde, yerel aristokrasimizin oda koridorlarında patlatacağı şampanyaların sesini şimdiden duyar gibiyiz. Kürsüye çıkıp yine o aynı mağrur cümleleri kuracaklar: “Akçakoca büyüyor.”