Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
AKÇAKOCA’NIN GERİLEYİŞİ: TURİZMDEN DAHA FAZLASI
Geçtiğimiz hafta sonu Safranbolu’daydım. Tarihi konakların arasında yürürken, eski çarşıdaki lokum dükkanlarının kalabalığını, restore edilmiş mahalli evlerinin estetiğini, turistlerin fotoğraf çekerken ki hayranlığını ve genel olarak kentin hâlâ “yaşayan bir miras” gibi soluk aldığını bir kez daha gördüm. Dönüş yolunda aklıma ister istemez Akçakoca düştü. Çünkü yıllardır Safranbolu’yu Karabük’te büyümüş olmam sebebiyle Akçakoca kadar olmasa da yakından takip ediyorum. İster istemez her zaman bir kıyaslama yapıyorum. Akçakoca ve Safranbolu’nun arsındaki fark turizm istatistiklerin ifade ettiği farklardan çok daha fazlası değerlendirmek gerektiğini ifade ediyor. Bu yazı, salt bir karşılaştırma denemesi değildir. Safranbolu’da geçirdiğim kısa sürenin bende yarattığı düşünsel tetiklemeyle, Akçakoca’nın 1970’lerden bugüne yaşadığı turizm gerilemesinin yapısal sebeplerini ele almayı amaçlıyor. 1970’li yıllarda Akçakoca, Batı Karadeniz’in turizmdeki en güçlü adreslerinden biriydi. İstanbul ve Ankara’ya yakınlığı, uzun plajları, temiz denizi ve erken dönem karavan turizmi altyapısıyla yabancı turistlerin de tercih ettiği bir destinasyondu. O dönemde Safranbolu henüz ulusal ölçekte önemli bir turizm merkezi bile değildi. Ancak 1990’lardan itibaren dengeler kökten değişti. Safranbolu 1976’da sit alanı ilan edilmiş, 1994’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş ve tarihi dokusunu kararlı bir şekilde koruma başarısı göstermişti. Bugün Safranbolu, dört mevsim ziyaretçi çeken, yüksek harcama kapasiteli kültürel turizmin güçlü bir misalidir. 2025 itibarıyla milyonlarca ziyaretçiye ev sahipliği yapmakta, uluslararası tanınırlığı yüksek ve “Safranbolu Lokumu” gibi somut markalar üretmektedir. Akçakoca ise bu yıllarda şehrin dokusunu yok etmekle meşguldü. Sahil turizmi baskısı tarihi Yukarı Mahalle’nin ahşap dokusunu ikincil plana itmişti. Arnavut kaldırımları yok ediliyor, kıyılar modernleşme iddiasıyla beton rantına feda ediliyordu. Meseleyi doğru anlamak için Karadeniz’in tarihsel genetiğine bakmak şarttır. Karadeniz, 19. yüzyılda uluslararası ticaretin yoğun olduğu bir denizdi. Liman kentleri birbirine sadece ticaret gemileriyle değil, yoğun bir kültürel ve beşerî etkileşimle bağlıydı. Batum, Trabzon, Odessa, Köstence ve Akçakoca gibi limanlar arasında insanlar, mallar ve belki de fikirler özgürce dolaşıyordu. 20. yüzyılın ulus-devlet inşası bu ticareti önledi, her liman kendi iç karasına hapsoldu. Akçakoca’nın sahili kadar 19. Yüzyıldan kalan liman şehri olma özelliğinin turistler özellikle de yabancı turistler için bir cazibe kaynağı olduğu hiç göz önüne alınmadı. Aslında 21. yüzyılda bunu tekrar 19. yüzyıla dönmek, o kozmopolit ruhu canlandırmak gerekir. Akçakoca ise tam tersine, erken dönemdeki üstünlüğünü büyük ölçüde kaybetmiştir. Ziyaretçi profili ağırlıklı olarak yerli günübirlikçilerden oluşmakta, konaklama süresi ve harcama tutarı düşük seviyelerde seyretmektedir. ETNİK ZENGİNLİK VE KEİ FESTİVALİ ÖNERİSİ Akçakoca’nın en büyük potansiyeli, “sıkıştırılmış Karadeniz” olarak nitelendirilebilecek etnik mozaiğidir. Karadeniz’in neredeyse tüm kültürel renklerini tek bir ilçede barındırır. Mahalli siyasetçiler baskın bir şekilde bu mozaiği daha da renklendirmek yerine yukarıdan dayatılan “beton” olma zihniyetine teslim olmaya karşı en ufak bir direnç gösterememişlerdir. Dolayısıyla bu etnik zenginlik, turizm açısından anlamlı bir zenginliğe dönüştürülememiştir. Yıllar önce Akçakoca’da düzenlenen festivalin Karadeniz Ekonomik İş birliği (KEİ) ülkeleri çerçevesinde düzenlenmesini önermiştim. Etnik kimlik zenginliği ile birlikte bu harika bir şey olurdu; ilçeyi bir kültür, diplomasi ve ekonomi köprüsü haline getirirdi. Safranbolu’da homojen bir kadim kent kültürü markaya dönüşürken, Akçakoca’daki bu büyük heterojen mozaik, ufukları dar yöneticiler ve komisyoncu zihniyetli STK yöneticileri yüzünden hâlâ “işlenmemiş hammadde” olarak durmaktadır. Üstelik bu "kimlik" meselesinde, Hobsbawm'ın "geleneğin icadı" kavramında olduğu gibi, mahalli gerçeklikten kopuk ve resmî ideoloji kurgulu tanımlamalarla toplumsal hafıza bulandırılmaktadır. BÜYÜME MASALI VE ARSA RANTI YÖNETİMİ Siyasetçinin, özellikle de belediye başkanlığı düzeyindeki mahalli yöneticilerin "ekonomik büyüme"den anladığı şey ile şehrin gerçek ihtiyaçları arasında çok büyük bir uçurum vardır. Akçakocalı siyasetçilerin büyük bir çoğunluğu için ekonomik büyüme; üretim, katma değerli turizm veya kültürel zenginleşme değil, doğrudan doğruya "arsa rantı" demektir. Mahalli yönetimin asli ve örtük hedefi, kentin stratejik alanlarını imar oyunlarıyla rant havuzuna dönüştürmek ve bu rantı yönetmektir. Kemal Tahir’in “her şey mülkiyetle alakalıdır” tespiti, Akçakoca misalinde bu rant hırsıyla birleşerek acı bir gerçeklik kazanmaktadır. Akçakoca; değerli sahil şeridi, kaliteli fındık arazileri ve tarihi mülklere sahiptir. Fakat bu mülkiyet, yüksek katma değerli turizm modelleriyle değerlendirilememiştir. AKP’nin 2023 hedeflerinde “turizm ve tarım vahası” olarak öngörülen Akçakoca, mahalli düzeyde demir-çelik sanayi lobisinin baskınlığı sonucu Elektrik Ark Ocağı ve Demir-Çelik İhtisas OSB gibi yatırımlara yönelmiştir. Kısa vadeli istihdam ve rant mantığı ağır basmış, uzun vadeli turizm ve tarım vizyonu geri plana itilmiştir. Mülkiyet el değiştirmiş veya korunmuş olabilir; ancak katma değer yaratılamadığı için o mülkiyetin gerçek ekonomik ve kültürel değeri sürekli aşınmaktadır. Elektrik Ark Ocağı gibi ağır sanayi projeleri, ilçenin en büyük sermayesi olan temiz hava ve deniz imajını, yani sürdürülebilir turizm geleceğini yapısal olarak tehdit etmektedir. Siyasetçiler ise bu tahribatı "yatırım ve büyüme" ambalajıyla pazarlarken, aslında arka plandaki arsa rantının taksimatını yapmaktadır AKADEMİK KAPASİTENİN İŞLEVSİZLİĞİ VE VASATIN EGEMENLİĞİ Akçakoca’da yaklaşık 30 yıldır Turizm Yüksekokulu faaliyet gösteriyor ve geçtiğimiz yıl Turizm Fakültesi’ne dönüştürüldü. Bu yükseltme, akademik çevrelerde prestij artışı olarak algılansa da ilçenin turizm gelişimine somut bir katkı sağlamamıştır. Düzenlenen paneller ve sempozyumlar ağırlıklı olarak akademisyenlerin kendi kariyerlerine yaramakta, mahalli esnaf ve üreticilerle anlamlı bir iş birliğine dönüşmemektedir. Fakülte, büyük ölçüde “kendi içinde dönen bir çark” haline gelmiştir.Ark Ocağı aleyhine bir tek kelime etmekten çekinen bir akademik yapı bu eleştirileri fazlasıyla hak etmektedir. Daha da mühimi, insan malzemesi açısından vasatlığın bir zirve olarak belirlenmesidir.Donanımlı ve liyakatli bireylerin dışlandığı, vizyonsuzluğun bir norm haline geldiği bu ortamda, nitelikli bir gelişme hamlesi yapmak imkansızlaşmaktadır. Vasatlık kutsandıkça, şehrin potansiyeli bu sığlıkta boğulmaktadır. BELEDİYE BAŞKANLIĞI ARİSTOKRASİSİ VE SİYASİ TIKANMIŞLIK Mevzu belediye başkanlığı adaylığı olunca Akçakoca'da hep aynı kişiler sahnededir. Sanki bir "belediye başkanlığı aristokrasisi" var ve sadece bu isimler arasından kimin başkan olacağının çekişmesi yaşanıyor. En trajik olanı ise, bu kişilerin şehrin yaşadığı atılım yapamama durumundan sanki kendileri sorumlu değilmiş gibi davranmalarıdır. On yıllardır şehri yöneten veya yönetmeye talip olan bu dar kadro, kentin gerilemesindeki yapısal paylarını üstlenmek yerine, statükoyu koruyan bir döngüyü sürdürmektedir. Bu aristokratik yapı, yeni fikirlerin ve kenti 19. yüzyılın o geniş ufuklu Karadeniz ruhuna taşıyacak kadroların önündeki en büyük siyasal barikattır. Akçakoca’daki siyasal tıkanmışlığın sürmesinde mahalli basının rolü de göz ardı edilmemelidir. Mahalli basının önemli bir kısmı, kamusal denetim işlevi görmek yerine belediye aristokrasisiyle karşılıklı menfaat ilişkileri içinde hareket etmektedir. Bu yapı, eleştirel düşünceyi ve alternatif vizyonları görünmez hale getirirken, aynı dar kadroların yıllardır yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Şehrin uzun vadeli meseleleri yerine günübirlik polemiklere ve kişisel hesaplaşmalara sıkışan bu yayın anlayışı, Akçakoca’nın düşünsel ufkunu daraltmakta; vasatlığı sorgulamak yerine onu normalleştiren bir iklim oluşturmaktadır. Böylece mahalli basın, olması gerektiği gibi dönüşümün taşıyıcısı değil, mevcut statükonun en önemli muhafızlarından biri haline gelmektedir. NETİCE Safranbolu’nun başarısı kararlı bir iradenin kanıtıdır; Akçakoca ise aynı iradeyi gösterememenin bedelini, paha biçilemez bir cevheri "kuru bir mülkiyet yığınına" dönüştürerek ağır ödemektedir. Bu gerileme; erken fırsatların korunamaması, kültürel mozaiğin değerlendirilememesi ve mülkiyetin katma değere dönüştürülememesi gibi yapısal sorunların neticesidir. Siyasetin “büyüme” adı altında arsa rantını asli hedef haline getirmesi, sanayi lobisinin turizm vizyonuna baskın çıkması, akademik kapasitenin reel hayata yansımaması ve siyasal aristokrasinin vasatlığı normalleştirmesi ise bu süreci daha da derinleştirmiştir. Akçakoca’nın potansiyeli hâlâ yüksektir; ancak bu potansiyelin realize edilmesi, dar ufuklu komisyoncu zihniyetin ve rant odaklı hantallığın aşılmasına bağlıdır.