Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
AKÇAKOCA’NIN İNFAZ FERMANI: COP31 VİTRİNİ ALTINDA SU ve ARITMA İFLASI
Türkiye, Kasım 2026’da Antalya’da COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
Ekoloji örgütleri ve aktivistler, COP31’in Türkiye’de yapılmasına sadece teknik nedenlerle değil, bu zirvenin iktidarın çevresel suçlarına uluslararası bir meşruiyet kazandıracağı gerçeğiyle en baştan karşı çıkmaktadır.
Antalya’da dünyaya "iklim dostu" imajı pazarlanırken, arka planda Akçakoca gibi bölgelerin suyunun ve denizinin feda edilmesi, zirvenin bir "GREENWASHING" (YEŞİL AKLAMA) operasyonuna dönüşeceğini kanıtlamaktadır.
Bu zirve, kontrolsüz sanayi genişlemesine ve su gaspına küresel bir dokunulmazlık kılıfı sağlamaktadır.
Mevzunun diğer tarafı ise Batı’nın refah ülkelerinin kendi ekolojik sağlıkları adına Türkiye gibi ülkelerin ekolojik mahvına bu tür kongrelerle kontrollü bir şekilde göz yummalarıdır.
MUHALEFETİN "VİTRİN" SİYASETİ VE GENEL MERKEZ ÇELİŞKİSİ
CHP Genel Merkezi, Ankara’da “COP31 Hazırlık Masası” kurarak iklim eylemi ve su güvenliği üzerine iddialı bir söylem inşa etmektedir.
Ancak genel merkez düzeyinde parlatılan bu vitrin, Batı Karadeniz’deki mahalli pratiklerle taban tabana zıttır.
Düzce’de hava kirliliğine yol açan OSB büyümelerine karşı Milletvekili Talih Özcan ve İl Başkanı Özcan Dağıstanlı’dan somut bir itiraz gelmemiştir.
Akçakoca’da Ark Ocağı’na karşı duran İlçe Başkanı Tuğrul Abanoz ise parti içi dinamiklerle eylemsizliğe sürüklenmiştir.
CHP, ekolojik yok oluşa yardım eden kendi mahalli figürlerine yaptırım işletmeyerek bu "aklama" operasyonunun sistem içi bir ortağı haline gelmektedir.
Denetim mekanizmalarının sermaye lehine felç edilmesi, bölgedeki siyasi sessizlikle birleşince çevre felaketlerine davetiye çıkarılmaktadır.
AKÇAKOCA’DA SU VE İSALE HATTI: "GÖRÜNMEYEN NÜFUS"UN İSTİLASI
Akçakoca’nın kentsel su ihtiyacı, yaz aylarında turizmle birlikte yaklaşık 57.500 kişilik bir yükü yönetmek zorundadır. Sanayi yatırımlarının (Ark Ocağı ve OSB) getireceği yıllık 2,13 milyon m³ ek talep, mevcut kentsel tüketime eşdeğer ikinci bir “görünmeyen nüfus” yaratmaktadır.
Sarıyayla Barajı’nın sınırlı kapasitesi ve sediment kaybı düşünüldüğünde sistemin bu yükü kaldırması fiziksel olarak imkânsızdır.
Mevcut isale hattı ise zemin stabilitesi sorunları ve drenaj yetersizlikleri nedeniyle halihazırda kırılgandır.
Sisteme eklenecek sanayi debisi, hat üzerinde basınç dalgalanmalarına ve “su darbesi” riskine yol açacaktır.
Bu durum, özellikle yaz aylarında şehri susuz bırakacak sistematik arıza üreten bir yapıya dönüşecektir.
Ve daha şimdiden yeni ark ocakları için çalışmalar başlandığı iddiaları ortalıkta dolaşmaya başlamıştır.
ARITMA İFLASI VE ATIK SU VAHAMETİ
Meselenin su temini kadar vahim olan boyutu atık su yönetimidir: Akçakoca’nın mevcut arıtma tesisi, henüz sanayi yükü binmeden dahi kentsel ihtiyaca cevap verememektedir.
Sanayi yatırımlarından gelecek yağ ve tufal parçacıkları, evsel atık su için tasarlanmış mevcut arıtma sistemini biyolojik ve mekanik olarak kilitleyecek, tesisi doğrudan iflasa sürükleyecektir.
Arıtmanın sanayi yükü altında çökeceği "bilinen bir sır"dır.
Belediyenin çözümü, arıtılmamış atık suyun doğrudan denize deşarj edilmesine göz yummaktır; bu, Akçakoca turizminin ve deniz ekosisteminin idam fermanıdır.
COP31 ÖNCESİ "FİİLİ DURUM" OPERASYONU
Zirve öncesi hızlanan izin süreçleri, standartların sıkılaşacağı bir dönemin öncesinde yapılan bir "yangından mal kaçırma" hamlesidir.
Amaç; yarım yamalak da olsa uluslararası denetimler devreye girmeden önce kirli sanayi izinlerini tamamlayıp geri dönülemez bir tablo yaratmaktır.
Mahalli yönetimlerin bu sürece sunduğu aktif destek, halkın gelecekteki su hakkını bugünden sermayeye devretmek anlamına gelmektedir.
Belediye başkanının “eli kolu bağlı” olduğunu söyleyenlere ise şu yanıt verilebilir:
Kendisinden önce MHP’li Okan Yanmaz döneminde yapılmış olan su protokolünü iptal edebilir; iptale gücü yetmiyorsa bunun için bir idari dava açılmasını sağlayabilirdi.
Ancak mesele Ark Ocağı olduğunda, OSB yönetim kurulu üyesi vasfı belediye başkanı olma vasfından önce geldiği için bu hamleleri yapması imkânsızdır.
Bu noktada, yeni atanan Kaymakam Dr. Hacı Arslan Uzan’dan mülki idare amiri olarak devletin ve halkın su hakkını savunmasını beklemek en temel hakkımızdır.
Ancak kaymakam da Belediye Başkanı Fikret Albayrak ile tamamen paralel bir tutum sergilemekte, devletin değil OSB yönetim kurulu üyeliğinin gerektirdiği "süreci hızlandırma" göreviyle hareket etmektedir.
Devletin su hakkını korumakla yükümlü makamın, belediye başkanıyla aynı paydada buluşarak tehlikeli ve kirli sanayi genişlemesine yol vermesi en azından bir karşı çıkışının olmaması Akçakoca halkı için umutları bir kez daha kırmaktadır.
NETİCE: VİTRİN Mİ GERÇEK Mİ?
Antalya’da “su güvenliği” nutukları atılmaya hazırlanırken, Akçakoca’da su kaynakları peşkeş çekilmekte ve arıtma sistemi bile bile iflasa sürüklenmektedir.
Mevcut belediye yönetiminin ve pasif muhalefet aktörlerinin bu tabloya sessiz kalması, Akçakoca’nın sanayi atıkları altında boğulmasına sunulmuş bir onaydır.
COP31, bu gerçekler değişmediği sürece, yereldeki yıkımın üzerini örten bir "yeşil makyaj"dan öteye geçemeyecektir.
Ark Ocağı’na ve kirli sanayiye karşı çıkanlar ise şu acı gerçeği çok iyi bilmelidir:
İktidar blokunun (AKP ve MHP) bu sürece dair tutumu zaten herkesin malumudur.
Ancak bundan daha vahim olanı; Düzce ve Akçakoca'da başta CHP olmak üzere İYİ Parti, Yeniden Refah Partisi ve Saadet Partisi gibi diğer siyasi yapılardan da bu ekolojik yıkıma karşı anlamlı bir direnç çıkmayacağı gerçeğidir.
Akçakoca'nın geleceğini savunanlar için kurtuluşu bu yapılardan beklemek yerine, bu siyasi ataleti kabul ederek öz gücüyle hareket etmek artık kaçınılmazdır.
En azından, ben öyle yapıyorum.