Düzce 10° Hafif yağmurlu
Son dakika
Ergun AŞÇI Köşe Yazısı Ergun AŞÇI

KIYILARIN UNUTTURULAN RİTMİ...

KIYILARIN UNUTTURULAN RİTMİ:

REPERTUVARLARA AKÇAKOCA NİÇİN GİREMEDİ?

Bu metin, yıllardır kafamı kurcalayan bir soruyu kendime bir kere daha sormamla başladı:

Akçakoca’nın baskın müzikal enstrümanı nedir?

İlk bakışta müzikolojik bir ayrıntı gibi görünen bu soru, sahaya ve derleme mantığına yaklaştıkça başka bir boyut kazandı.

Mesele enstrümanın kendisi değil, “enstrüman” denince neyin kabul edildiğiydi.

Enstrüman tanımı, eğitimle dayatılan bir sınırlandırmaydı.

Okay Temiz’in her nesneyi sese/müzikaliteye dönüştüren yaklaşımını esas almak, benim açımdan son derece ufuk açıcı oldu.

Özgür Balkılıç’ın yıllar önce okuduğum “Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim” kitabının öne sürdüğü tezleri de Akçakoca bağlamında değerlendirince vardığım temel hüküm şu oldu:

Akçakoca’ya türkü formu üzerinden bakmak, sahayı baştan yanlış okumaktır.

MİLLİLEŞTİRME OPERASYONU VE SEÇME DÜZENİ

Türkiye’de halk müziği derleme faaliyeti, Anadolu’nun seslerini olduğu gibi kaydetmekten çok, hangi seslerin “milli” sayılacağını belirleyen bir seçme düzeni kurmuştur.

Muzaffer Sarısözen ve Halil Bedi Yönetken çizgisinde inşa edilen bu yapı, sesi yalnızca belgelememiş; kurucu iradenin ideolojisinin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlamıştır.

TÜRKÜ: BAŞLANGIÇTA GENİŞ BİR ŞEMSİYE KAVRAM

“TÜRKÜ” başlangıçta halk ezgilerinin geniş ve dağınık bir karşılığı olarak kullanılan bir şemsiye kavramdı.

Bu geniş kullanım, Cumhuriyet döneminde Sarısözen ve Yönetken çizgisinde yürütülen derleme faaliyetleriyle birlikte daraltılmış; seçilmiş ve standardize edilmiş bir repertuvar formuna dönüşmüştür.

Bu mekanizma her zaman şunları tercih etmiştir:

• Tek kişiye indirgenebilir olmalı

• Melodik olarak ayrışmalı

• Notaya çevrilebilir olmalı

• İcrada yeniden üretilebilir olmalı

Bunların dışında kalanlar “eksik” olarak tanımlanmaz; sadece merkezi otoritenin, dolayısıyla Sarısözen–Yönetken hattının “milli sanat” tanımına uymadığı için repertuvar dışında bırakılmıştır.

Dolayısıyla repertuvara alınmış türkü, bir halkın doğal sesi değil; sterilize edilmiş ve düzenlenmiş bir versiyonudur.

Bugün bize bu haliyle çok doğal geliyor olsa bile durum böyledir.

KIYI KÜLTÜRÜNÜN DIŞLANIŞI

Karadeniz’de Akçakoca’ya uzanan kıyı hattında ses üretimi, iç bölge merkezli türkü formunun bir varyasyonu değildir.

Burada ses; bir eser ya da bireysel bir ifade değil, işin içine gömülmüş bir eylemdir.

Denizde, yükte, hareket içinde ortaya çıkan Heyamola ritmi; müzikten çok bir beden düzeni, kolektif bir nefes organizasyonudur.

Bu hattı türkü formuyla benzeştirmeye çalışmak, sahada var olan üretim mantığını yanlış kategorilere zorlamak ve kıyı repertuvarını yok saymaktır.

Halil Bedi Yönetken, aradığı türkü formuna uygun ezgi bulamadığı için Akçakoca’dan türkü derleyememiştir.

ENSTRÜMAN ÜZERİNDEN DIŞLAMA

Enstrüman üzerinden kurulan “millileştirme” düzeninin en görünür örneklerinden biri Harput’tur.

Harput’un köklü ezgileri, kullanılan icra araçları (cümbüş vb.) “milli” sayılmadığı için repertuvarın dışında bırakılmıştır.

Aynı dışlama Akçakoca hattında da tekrar eder: Burada müzik, bağlama merkezli bir yapı yerine tepsi, beden, kürek ve kolektif ritim üzerinden kurulur.

Bu yapı kurumsal “enstrüman” tanımına girmediği için görünmez kalır.

Heyamola gibi pratikler ise ancak enstrümantal bir eşlikle turistik bir form olarak pazarlandığında kabul görmeye başlar; özgün hali ise unutulur.

MANAV KATEGORİSİ VE AKÇAKOCA’NIN UYUMSUZLUĞU

“Manav” diye adlandırılan yerleşik topluluk kategorisi, sahadaki gerçek bir öz-tanım olmaktan çok, sonradan inşa edilmiş ve geriye dönük olarak doğallaştırılmış bir sınıflandırma biçimidir.

Bu isim, bir gerçekliği açıklamak için değil, onu düzenlemek için vardır.

Bursa–Sakarya hattında yaşayan Manavların folkloru incelendiğinde, bu bölgedeki müziğin merkezî derleme rejimiyle kurduğu uyum dikkat çeker.

“Bursa Zeybeği” veya kaşık oyunları, bağlama merkezli ve notaya dökülebilir melodik kalıplara oturur.

Ancak bu durum, Akçakoca’nın aslında “Manav” olamayacağının en somut tespitidir.

Çünkü Akçakoca’nın bu melodik sürekliliğe eklemlenmeyen, enstrümanı reddedip hayatın içindeki nesneyi (tepsiyi) ritme dönüştüren yapısı; Bursa–Sakarya hattındaki tipolojiyle icra düzeyinde hiçbir ortaklık kurmaz.

Akçakoca’ya yapıştırılan bu etiket, bölgenin özgün dokusunu örtbas eden yapay bir sınıflandırmadır.

93 HARBİ VE AKUSTİK BASKI

Sessizleşmenin bir diğer katmanı sosyolojiktir.

93 Harbi sonrası bölgeye gelen muhacir toplulukların getirdiği, melodik olarak daha baskın ve enstrüman ağırlığı yüksek müzikalite; Akçakoca’nın enstrümansız ve sakin ritmini kamusal alanda geriye itmiş, bir çeşit akustik baskı kurarak yerleşik halkın sesini sessizliğe hapsetmiştir.

YÖNETKEN NOTU: BİR SANSÜR MÜHRÜ OLARAK “TÜRKE”

Halil Bedi Yönetken’in notlarında Akçakoca’ya dair dikkat çekici tek ifade, “türkü” yerine “türke” dendiği yazımıdır.

Bu, Akçakoca’da tasarlanan türkü formuna uyumlu bir şeyler bulunamadığının dolaylı tespitidir.

Bu durum bir müzikalitenin yokluğu değil; sadece türkü formuna uymayan bir ses düzeninin kayda geçiriliş biçimidir.

Dolayısıyla bu ifade, Akçakoca’nın sesinin merkezi müzik diline tam olarak çevrilemeyişinin bir tür tarihsel işaretidir.

Modernizm ise bu "işlev dışı" tanımlanan müziği zamanla tamamen yok etmiştir.

NETİCE: YOKLUK DEĞİL TANINMAMA/BİLİNMEME

Dolayısıyla “Milli müzik” ya da “Millîleştirilen müzik” doğal bir bütün değildir; seçilmiş bir alandır.

Akçakoca folklorsuz değildir; folkloru türkü formuna indirgenemediği için görünmez kılınmış ve zamanla değersiz görülerek unutulmuştur.

Akçakoca’da mesele müziğin yokluğu değil, müzik tanımının darlığıdır.

Bu dar tanım içinde tepsiden, kürekten ve kolektif nefesten doğan sesler, “milli” bir kimliğe sığmadığı için müzik olarak değil, ancak “işlev” olarak değerlendirilmiştir.

Yönetken’in ziyaretinden yaklaşık kırk yıl sonra Akçakoca’yı “Manav” kategorisine hapsetme çabası, özgün kimliği açıklamak değil; sonradan icat edilmiş bir sınıflandırmayı gerçek kimliğin yerine koyma girişimidir.

**

HAMİŞ: Yazıda analiz edilen Akçakoca; 93 Harbi öncesindeki demografik yapının izlerini hâlâ taşıyan ve müzikal kodlarını, binlerce yıllık birikim üzerine inşa edilmiş Keremeddin Divanı çerçevesindeki kadim kimliğiyle kurmuş olan Akçakoca’dır.

Bu yapı, 93 Harbi sonrasında zayıflamış olsa da Halil Bedi Yönetken’in ziyareti sırasında henüz bütünüyle ortadan kalkmış değildi.

Bugün ise bu özgünlük büyük ölçüde çözülmüş durumdadır. Bu nedenle buradaki “repertuvar dışı kalma” meselesi, sonradan dahil olan unsurlarla değil; Akçakoca’nın kadim müzik anlayışının, merkezde geçerli sayılan türkü biçimleriyle uyuşmamasıyla ilgilidir.

Kopyalandı

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü
  1. YUKARI MAHALLE CUMHURİYET CADDESİ’Nİ KİM ARAÇ TRAFİĞİNE KAPATTI, HANGİ YETKİYLE?
  2. PATPATA OTOPARK ÇÖZÜM DEĞİL,ERTELEME ADRES:TBMM
  3. “PATPAT” MESELESİ CEZAYLA DEĞİL KURALLARLA ÇÖZÜLÜR!
  4. AZOTLU GÜBRE ÜZERİNE AYKIRI DÜŞÜNCELER
  5. FINDIĞIN BAĞIMSIZLIK SAVAŞI VE TAŞRA SİYASETİNİN MAHCUBİYETİ