Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
YALÇIN KÜÇÜK: ENTELEKTÜEL ÖLÜMÜN ANATOMİSİ
Bazı isimlerin biyolojik ölümü, sadece gecikmiş bir ilandır; asıl ölüm fikri kırılma anlarında gerçekleşir.
Hafızamın kaydettiği iki cümleyi, arşiv doğruluğundan ziyade birer zihniyet numunesi olarak hatırlatmak istiyorum:
“Marksizmin yeni Kâbe’si Ankara olacak.”
“Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede yaşayamam.”
Bu cümleler, büyük iddia ile keskin kopuş jestinin aynı bünyede nasıl birleştiğinin delilidir. Biri teorik bir merkez inşa etme hırsını, diğeri ise siyasal bir reddedişi temsil eder.
Benim için Aydın Üzerine Tezler ve Türkiye Üzerine Tezler, birer metinden öte, zihni birer egzersiz sahasıydı.
Oradan süzülen en yalın hakikat şuydu:
Şüphe yoksa, merak sadece zihnin kendini oyalama biçimidir.
Düşünceyi asıl menzile ulaştıran, merakın kendisi değil, onu bileyen şüphedir.
Küçük’ün bir dönem yarattığı sarsıcı etkinin sırrı da buradaydı: ezber bozuyor, okuru konfor alanından dışarı itiyordu.
Fakat bu verimli damarın tıkandığı, düşünsel kopuşun başladığı yerin adı bellidir:
Tekelistan.
Çünkü bu metinle birlikte analiz, yerini giderek dünyayı çözümlemeye değil, kurmacayı tercih eden dile bırakır.
Bu noktadan itibaren Yalçın Küçük portresinde analitik keskinliğin yerini giderek dozajı artan bir hamaset, çözümlemenin yerini ise kanıt yerine sesini yükselten bir dil almaya başlar.
Onu kıymetli kılan kuşku üretme yeteneği, yerini steril bir kesinliğe terk eder.
Bu noktada teşhisim nettir:
Yalçın Küçük, bir entelektüel olarak Tekelistan ile birlikte ölmüştür.
Sonrası, yalnızca biyolojik bir devamlılıktır.
Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığına karşı koyduğu radikal tavır da bu çerçevede okunmalıdır. “Burada yaşamam” diyen bir irade, bunu kalıcı bir siyasal hatta dönüştüremediğinde, söz eylem olmaktan çıkar ve bir jest olarak askıda kalır.
Nitekim Türkiye’yi terk edişi bir kopuş kadar geri dönüşü de içerir; bu da tavrın süreklilik üretemediğini gösterir.
Bu trajedinin adı kontrolsüz egodur. Kendini merkeze koyma cesareti, bir noktaya kadar bir entelektüel irade için zihinsel yakıttır; ancak bu merkezileşme eleştiriyi dışladığında, düşünceyi besleyen damarlar kurur.
Burada ağır basan şey kültürel bir kategori değil, bir düşünme biçimidir: yüksek perdeden konuşma, büyük laflar altına sığınma ve kesin hükümlerle düşünceyi tahkim etme refleksi.
Oysa sosyal bilimciyi büyüten şey hamaset değil; kendi tezine bile şüpheyle bakabilme yeteneğidir.
Neticede ortaya çıkan tablo bir zihin dramıdır.
Çok daha güçlü bir sosyal bilimci olma potansiyeli taşıyan bir zekâ, kendi sahnesinin başrolüne kapılan zihin olarak cazibeye yenik düşmüştür.
Potansiyelini dünya ölçeğinde bir kuramcılığa dönüştürmek yerine yerelliğin konforlu ama dar sınırlarına sığınması, onun entelektüel ölümünün bir başka boyutudur.
Bu tercih, Ankara’yı Marksizmin yeni Kâbe’si yapma iddiasının önündeki en büyük engel haline gelmiş; zira evrenselliği dışlayan her zekâ, eninde sonunda kendi yerelliğinin sığ sularında boğulmaya mahkûmdur.
Geriye ise iki ayrı figür kalmıştır:
Biri, şüphe etmeyi, soru sormayı ve düşünceyle mücadele etmeyi öğreten Yalçın Küçük.
Diğeri, kendi yarattığı kesinlik hapishanesine teslim olan Yalçın Küçük.
İlki vaktinden önce aramızdan ayrıldı. İkincisi ise sadece daha geç toprağa verildi.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Bir entelektüel, düşünmeyi bıraktığı anda ölür.