Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
KERAMEDDİN’İN KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR SORGULAMA: KİMDİ BU DİVANIN KURUCUSU?
Daha önceki yazılarımda, Kerameddin Divanı’na adını veren kurucunun emekli bir yeniçeri olma ihtimali üzerinde durmuş ve bu tezi paylaştığım platformlarda dile getirmiştim.
Bugüne dek bu görüşe bir itiraz gelmemiş olsa da bugün bu itirazı bizzat kendi bulgularımla yapıyorum.
Zira isimler, bazen bir şahsı anlatmaktan çok daha ağır yükler taşırlar.
Kerameddin’in bir yeniçeri olabileceğini öne sürerken, bu ismin taşıdığı geleneği ve kurumsallığı göz ardı ettiğimi fark ettim.
Özellikle dijital arşiv taramaları neticesinde, Yeniçeri kayıtlarında "Kerameddin" ismine dair yaygın bir ize rastlayamadım.
Yeniçerilerin daha ziyade Hasan, Ahmet, Halil gibi sade İslami isimleri tercih ettiği görülmektedir. Bu bulgu, divan kurucusunun büyük ihtimalle askeri sınıfa mensup bir yeniçeri olmadığını göstermektedir.
Evliya Çelebi’nin 1648 yılındaki Akçaşehir ziyareti de bu durumu dolaylı yoldan teyit eder. Çelebi, kasabada bir Yeniçeri Serdarı’nın bulunduğunu belirtir; ancak bu serdarın görevi tamamen asayiş ve güvenliği sağlamaktır.
Çelebi’ye göre Akçakoca (Akçaşehir), Kazak korsanlarının (keferesinin) baskınları nedeniyle eski mamur halini kaybetmiştir. Dönemin Yeniçeri Serdarı, muhtemelen bu baskınlar sonrası Akçaşehir’in konumlandığı Değirmenağzı-Kale hattını korumak üzere bölgeye atanmıştı.
Ancak bu askeri koruma halkın bezginliğini dindirmeye yetmemiş olmalı ki; ahali sahilden birkaç kilometre içeriye, baskın anında saklanabileceği ama bağını bahçesini de güvenle işleyebileceği yerlere yerleşmeye başlar.
İşte bu zorunlu yerleşim süreci, bilahare "Kerameddin Divanı" adını alacak olan yapının temelini oluşturur. Üç farklı yerleşimin birleşmesiyle ortaya çıkan bu idari birim, Prof. Dr. Ümit Katırancı’nın belirttiği üzere, 1670’lerden itibaren arşiv belgelerinde görülmeye başlar. Sahil hattındaki Kazak baskınlarından yılmış halkın birkaç km içeride kendi güvenli dünyasını kurarken devletin vergi kaybını önlemek adına oluşturduğu bu divan, aynı zamanda büyük bir sosyal değişimin de habercisidir.
Şimdi eski tezi "tarihin çöplüğüne bırakma" ihtimalini her ihtimale karşı yedekte tutarak bir kez daha soralım:
Kimdi yeni kurulan bu divana adını veren Kerameddin?
Şükrü Dönmez, Kerameddin’in mezarının bugünkü Orhangazi Okulu’nun bahçesinde olduğunu söylerdi. Bu mezar taşının bir fotoğrafı olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Eğer bu kabir gerçekten Kerameddin’e aitse, taşın formu bize onun sosyal kimliğini zaten fısıldayacaktır.
Bilindiği üzere, 1826'da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması (Vaka-i Hayriye) sonrası, imparatorluğun her yerinde Yeniçeri mezar taşlarının üst kısımları(serpuşları) büyük ölçüde kırılmıştı. Eğer mezar taşının üstü kırıksa, onun bir yeniçeri olduğu tezi yeniden güçlenebilir. Ancak Şükrü Dönmez, mezar taşının kırık olduğuna dair bir ifade kullanmamıştı.
Eldeki tüm veriler ışığında; sahil hattından uzaklaşarak daha iç kesimlere yerleşen halkı idari olarak aynı şemsiye altında birleştiren Kerameddin’in kim olduğunun tespiti, Akçakoca tarihinde yeni bir sayfa açacaktır.
Çok kuvvetli bir tezim var; ancak önce bir yerlerden Kerameddin’in mezar taşının fotoğrafının çıkıp çıkmayacağını bekleyelim.