Köşe Yazısı
Ergun AŞÇI
“KOÇ BABA” MESCİDİNİN (!) GERÇEĞE EN YAKIN HİKAYESİ
Mimarinin dili, bazen resmi kayıtlardan daha dürüst, restorasyon tabelalarından daha cesur konuşur.

Akçakoca’nın tarihi dokusu içinde bugün üzerine "Koç Baba Mescidi" etiketi yapıştırılarak duyurulan yapı, aslında bize bir mescitten çok daha fazlasını anlatıyor.
Tabii ki duymak isteyenlere...
İlk bakışta mütevazı bir köy evini andıran bu yapıya "mekân okuması" gözüyle baktığımızda, karşımıza çıkan tablo bir kimlik mücadelesidir.

İçeri girdiğinizde sizi karşılayan o tek ve geniş hacim, bölmesiz alan ve hiçbir aile hayatı izi barındırmayan boş duvarlar "burada bir aile yaşamadı" ilanını duyuruyor.
Belli ki burası bir toplanma mekânı; bir topluluğun bir araya geldiği bir merkez.
Restorasyon sonrası —belki de çok öncesinde— burayı sadece "mescit" olarak adlandırmak bugünkü ihtiyacı karşılıyor olabilir ama yapının tarihsel köklerini açıklamaya asla yetmez.
Klasik bir Osmanlı mescidinde olması gereken mihrap nişi, kıble duvarı vurgusu ya da bir minber izi bu yapıda mevcut değil.

"Mescit" diye adlandırmak, yapının asıl kimliğini görmezden gelmektir.
Peki, burası tam teşekküllü bir tekke mi?
Hayır.
Ancak karşımızdaki yapı, tekkenin taşradaki daha küçük ve derli toplu bir yapılanması olan zaviye modelinin ta kendisidir.
Zaviyeler; dervişlerin barındığı, yolcunun ağırlandığı, eğitimin ve irşadın harmanlandığı küçük dergâhlardır.
Bugün için "Koç Baba Mescidi" adıyla adlandırılan bu yapı, tek başına tüm bu sosyal hizmetleri verebilecek bir ölçekte görünmüyor olabilir. Fakat zamanında sadece "eğitim ve irşat" faaliyetinin yapılmış olması bile burayı zaviye olarak tanımlamaya yeterlidir.

Daha net konuşalım:
Bu binanın bu haliyle mimari karşılığı Tevhidhane'dir.
Tarikat mensuplarının zikir ve ayin yaptıkları mekanlardır tevhidhaneler.
Halkın hafızasında 1925 öncesinden beri "adı konulmadan" bu mekâna verilen kutsiyet, aslında bu tevhidhane kimliğinin bir yansımasıdır.
Muhtemelen bu tevhidhane bir zaviye bütünün parçasıydı; tarikat güç kaybettikçe yan birimler yok oldu ve geriye sadece bu çekirdek kaldı.
1925’te zaten işlevlerini yitirmekte olan tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte, ayakta kalan müştemilatların bakımsızlıktan ve de tabiatın takviyesiyle yok olup özel mülke kurban gitmesi ihtimali bugün karşımızdaki o "mimari yalnızlığı" açıklayan en güçlü ihtimaldir.

Bugün gördüğümüz saf düzeni halılar benzeri düzenlemeler, 1950-80 arası yapılan "camiye benzeştirme" operasyonunun geç bir uzantısıdır.
Aslında bu yapı, unutulmaya ve unutturulmaya çalışılan tasavvuf kültürünün, Akçakoca’nın hafıza hattında verdiği bir hayatta kalma mücadelesidir.
Burayı sadece bir mescit olarak tanımlamak, bu tarihsel direnişe karşı indirgemeci bir yaklaşım, hatta hafızaya vurulan son bir darbedir.
Netice olarak; bu mekâna sadece bir restorasyon projesi olarak değil, Akçakoca’nın geçmişinden bir kimlik kartının iadesi olarak bakmak gerekir.
Şehrin ruhuna hizmet, tabelaya günümüz siyasetlerine münasip adlandırmalar yazmakla değil, o ruhun aslına sadakatle olur.