Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
DEMOKRATİKLEŞELİM Mİ DİDİŞELİM Mİ, YOKSA KORKTUĞUM ŞEY Mİ TERCİH EDİLECEK!
Felaket tellallığı yapmak istemem, ama bazı şeyleri de açık açık konuşmaktan yanayım. AKP ve MHP ile cisimleşen Cumhur İttifakı’nın son 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde inşa ettiği güvenlikçi paradigmanın toplumsal desteği iyice sarsılmış durumda. Ama iktidar bloku bu paradigmada ısrarlı. Yeni yasama döneminde de bu ısrara tanık olacak gibiyiz.
İktisadi ve siyasi kriz neopotizmi deşifre ederken ve plebisit söylem de artık işe yaramıyor. İktidar son 6 ayda merkez medya ve siyasette tanınan simaları kurban vermesine rağmen güveni sağlayamıyor. Türkiye ekonomisinin girdiği 8 yıllık ekonomik kriz karşında toplumun hemen her kesiminde öfke doruğa tırmandı. Toplumsal çöküşün yansımalarını pek çok alanda yaşıyoruz.
CHP’ye dönük yargının ‘mutlak butlan’ kararını yalnız ulusalcı, Kemalist ve seküler kitleler değil halkın büyük çoğunluğu kendine yapılmış gibi algıladı. Sonuç olarak Yeni Parti yoğun halk desteğiyle meclisin ikinci büyük gurubunu oluştururken, seçmenler karşısında birinci parti durumuna geldi. Muhalefetin güçlenmesi demokrasi açısından önemli. Ancak bu muhalefet Kemalizm’in selefi olarak kendine rol biçmeyi sürdürürse muhafazakâr ve Kemalist/ulusalcılar arasında çekişme, didişme sürecek anlamına gelir. Bu da rövanşist bir hesaplaşmaya dönüşür ve kalıcı, yıpratıcı bir kutuplaşma yaratır. Siyaseti bırakan Ahmet Davutoğlu’nun giderayak dikkat çektiği kaygı tastamam buydu. Yaptığı tek hayırlı işte bu oldu.
‘Barış sürecini’, devletin insafa gelmesiyle yaşandığını yorumlamak külliyen yanlış bir tespittir. Tam aksine ekonomik kriz ve çöküşün bir sonucu olarak yaşıyoruz. Böylesine bir yıkım ancak devleti ‘barış sürecine’ zorlayabilir, yönlendirebilirdi ve bunu, bu haliyle yaşıyoruz.
Sorun şu: Artık iki Türkiye var!
Bir taraf ‘barışı’ coşkuyla karşılarken, diğer tarafta öfke hâkim ve bu öfke iktidara yönelik. Şanslıyız, şimdilik batı bölgesindeki öfke ‘barışa’ değil iktidarın yaratığı krize dönük. Ama bu sürdürülebilir mi, ulusalcı ve Kemalist muhalefet bu öfkeyi doğru kontrol edebilir mi, belli değil. Açıkçası bu konuda muhalefet bana pek güven vermiyor.
İLK VE DOĞRU SEÇENEK DEMOKRATİKLEŞME TEMELİNDE MUTABAKAT
Türkiye içine savrulduğu iktisadi ve siyasi krizden demokratikleşme adımları atarak rahatça çıkabilir. Böyle bir fırsatımız var. Demokratikleşme temelinde mutabakat Türkiye’nin içine girdiği açmazdan çıkmasını sağlayabilir. Öcalan ile yürütülen ‘barış süreci’ buna olanak sağlıyor. Öncelikle iktidar güvenlikçi paradigmadan sıyrılıp, bütün toplumsal kesimleri kucaklayacak bir süreci başlatırsa siyasi kriz aşılır. Peşinden de iktisadi kriz. Bunun için ‘çerçeve yasasının’ gereklerini hızla yerine getirmek, ardından AİHM kararlarını hayata geçirilip, kayyımların kaldırılmasıdır. Herkes ‘çerçeve yasada’ belirtilen PKK’nin silah bırakıldığı MGK kararıyla onaylanmasını bekliyor. İktidar bu kararla birlikte yargı ve hukuk sürecini başlatacağı iddiasında. Sanırım sürecin demokratikleşmeye dönüştürülmesi ise, iktidar ve muhalefetin tasarrufunda olacak.
‘Barış sürecini’ demokratik açılıma dönüştürecek şekilde adımlar atılması, muhalefeti sürecin parçası haline getirecek. Böylesi bir açılım, yaklaşım iktidara ve muhalefete yarar. Herkes bunun ekmeğini yer. İktidara dönük kabaran toplumsal öfke demokratik yollarla dindirilir. Ancak bunun için somut çözümler şart. Muhalefeti dışlamadan, sürecin bir parçası olarak görmek toplumsal öfkeyi demokrasi ve barış bilincine dönüştürebilir. Bunun yönetimi meclis içinde diyalog. Erken seçim bir çözüm gözükebilir, ancak kutuplaşarak erken seçime gitmek de Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükler. ‘Barış sürecinin’ temel ayakları güvenceye alınmadan erken seçim, yoğurdu göle maya çalmaya benzer.
Ne yazık ki, iktidara bakınca ‘barış sürecini’ kendi bildiği gibi yönetmekte ısrarlı. Çünkü süreç iktidarın yitirilmesiyle sonuçlanacağından çekiniliyor. 70 yıllık muhafazakâr muhalefetin iktidarı öyle kolay bırakacağını ummak saflık olur. Dolaysıyla ‘barış sürecini’ zamana yayarak kendi iktidarına öncelik verecek şekilde davranmakta ısrarlı olacaktır. İktidarın bu endişesinin pekiştiren bir diğer unsur da, muhalefetin ‘barış süreci’ karşındaki tutarsızlığı. Özgür Özel ve Yeni Parti, iktidara güven vermiyor. Siyasi kriz derinleştikçe ‘barış süreci’ için gerekli olan toplumsallaşmanın yerine öfke birikiyor. Türkiye’nin doğusu ‘barışı’ kucaklarken, batısında öfke her geçen gün artıyor. Bu paradoks Türk siyasetinin önünde bir pranga.
İKİNCİ VE YANLIŞ SEÇENEK DİDİŞME VE KUTUPLAŞMA
Özgür özel ve Yeni Parti, kabaran toplumsal öfkeyi ‘barış karşıtlığı’ ekseninde konsolide ederse ‘barış süreci’ büyük olasılıkla enfekte olur. Muhalefetin içinde İYİ Parti, Zafer Parti ve Anahtar Parti en başından beri ‘barış sürecine’ çomak sokmaya çalışıyor. Yeni Parti, bu üç ırkçı parti ile birlikte hareket etmek, ‘seçim ittifakı’ veya ortak cumhurbaşkanı adayı çıkarmak gibi bir eğilim içinde olursa, ‘barış süreci’ enfekteye uğramakla kalmaz siyasi kriz sokağa yansır. Oysa Türkiye’nin seçimden önce atacağı, atması gereken acil adımlar var.
Yeni yasama döneminde Özgür Özel eğer ‘barış sürecine’ karşı birbirinin stereotipisi olan ırkçı partilerle işbirliğine girerse mecliste diyalog yerine didişme ayyuka çıkacaktır. Yeni Parti, ‘barış sürecini’ partiler üstü değerlendirip demokrasi mücadelesi verebilir. Bunda bir engel yok. Bir de DEM Parti ile yakın iş bilirliğine girerse Türk siyasetinin içine düştüğü ‘öfke ve barış’ ikileminin yarattığı paradokstan çıkar.
Özgür Özel’e iktidarla iş birliği içine girsin demiyoruz, zaten iktidarın da böyle bir niyeti yok. Ama Özgür özel, ‘barış sürecine’ karşı daha net tutum alabilir ve DEM Parti ile iş birliğine daha açık olabilir, olmalı da. 2024 yerel seçimlerinde gerçekleşen ve olumlu sonuçlar yaratan ‘Kent Uzlaşısı’ nasıl kazandırdıysa, Özgür Özel, Kürtlerle daha yakın çalışırsa kazanır. Kürtlerle mesafe kaybettirir. Bu yalnız Özgür Özel’in kaybı olmaz Türkiye’nin kayıp hanesine de yazılır.
‘İTTİHATÇI’ ÜÇÜNCÜ SEÇENEKTEN SÖZ ETMEKTEN ÇEKİNİYORUM
Üçüncü seçenekten söz etmekten çekiniyorum, ama kısaca belirteyim. ‘Barış sürecini’ devlet başlattı, Devlet Bahçeli aracılığıyla Cumhur İttifakı’nın önüne kondu. Doğru yönetilmediğini göremezse, işler çıkmazsa girerse ‘yiyin birbiriniz’, diye ortalığı birbirine katabilir. 80 öncesi ‘sağ-sol’ çatışmasına nasıl çanak tutulduysa, bu defa da ‘Kürt-Türk’ çatışması yaratır ve devlet bu kutuplaşmada kendine ‘hakem’ rolü çıkararak siyasete ‘ittihatçı’ refleksle doğrudan müdahale eder. Yani darbe veya darbeye benzer bir Bizans oyunu devreye sokulur. Bunu devlet defalarca yaptı. Bu konuda oldukça usta. Uzak bir ihtimal olarak görülmemeli. Böylesine bir durumda yalnız darbe yaşanmaz, büyük ve uzun sürecek bir bölgesel savaşın içine de savrulabiliriz. İktidar ve muhalefetiyle, muhafazakâr ve Kemalist’ti-ulusalcısıyla şimdi otursunlar ve şapkaları önüne koyup tekrar düşünsünler. Karagöz ile Hacivat kavgasıyla hasımlık mı yürütülecek yoksa demokratikleşelim mi denecek, umarım o korktuğum şeye yol açmazlar. Herkes aklını başına toplar, bu ‘barış süreci’ son fırsat olarak değerlendirip ideolojik hasımlığa heba etmeden, o büyük vebale girmeden bir mutabakat sağlanır.