Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
HAYAT GEÇMİŞİN TRAVMALARINA İZİN VERECEK KADAR BONKÖR DEĞİL YA DEĞİŞECEKSİNİZ YA DA TARİH SAHNESİNDEN ÇEKİLECEKSİNİZ
Oldum olası insanların psikolojik duygu bozukluklarını resmi psikiyatrinin iddia ettiği çocukluk travmalarına bağlamayı yeterli bulamadım. Jacgues Lacan, bu konuda klinik deneyimlerinden çıkardığı sonuç; ruhsal sorunlar nereden kaynaklanırsa kaynaklansın klinik desteği belli ölçüde kabul eder, ama hastanın toplumla bağının koparılmasını salık vermez. Meslektaşı Michel Foucault gibi klinik ve ilaç tedavisine belli bir sınır koyar. Ruhsal hastalıklarda toplumsal nedensellik bağlamı gözetilerek diyaloga öncelik verirlerken, dışa dönük toplumsal eylemliliği önerirler.
Batı felsefesinin ana mantığı özne içe yönelerek değil dışa yönelerek kendini inşa ettiğine ilişkindir. Kendi içinde farklı felsefi söylemi barındırsa da; Aydınlanma geleneğinden Hegel’e, Marks’tan, Sartre’a ve Heiddiger’e kadar doğrusal bir çizgide ilerler. Biz de ise, yani doğu, özneyi içsel bir yolculuk olarak algılar ve içsel doğum ile kendi varoluşunu yaratacağını iddia eder. İlki materyalist, maddi bir kırılmadan söz ederken diğerin de metafizik bir içsel yolculuk ve kırılma olarak öne çıkar.
‘Kant Aydınlanma Nedir’ adlı metninde, aydınlanmayı insanın kendi suçuyla düştüğü ergin olmama durumundan kurtulması olarak tanımlamıştı. Çocukların aklını kullanamaması ve başkalarına bağımlı olması doğaldı. Ancak yetişkinlerin tembellik ve korkaklık yüzünden çocuk kalmayı seçmesi aydınlanmaya engeldi. Batı modernleşmesi bunu başarırken, biz de ve Doğu’da ergen olma hali günümüze değin sürdü, diyebiliriz.
Toplumların, ulusların tarihi de modern bireyin kişisel tarihine paralel ilerlediği söylenebilir. Benzerlikler oldukça fazladır. Dolaysıyla bu bağlamda öznel durumu bizim politik alana aktarırsak neden sürekli tökezlediğimizi anlamamız kolaylaşır. Batı toplumlarıyla aramızdaki politik dünyamızın farklılığını da, toplumsal denetim ve yönetişsel araçların eksikliğini de görmek mümkün olacak.
Batı’nın sivil toplum örgütleri, modernleşme tarihi kadar eski.
Batı’da modernleşme sivil toplumun katkılarıyla inşa edilirken, biz de merkezi otorite ve periferisinde kümelenen bürokrasi ve aydın çevresi belirleyici olmuştur. Kurum veya kişi toplumsal inşanın merkezinde bulunmuştur. Batı, toplumla konuşarak politik hayatını şekillendirirken, biz de politik aktörler toplumla konuşmayı, diyaloğu düşünmez. Tepeden bakar ve toplum işlenecek bir nesne olarak görülür. Takrir-i Sükûnlar, İstiklal Mahkemeleri, darbeler, darbe anayasaları, isyanların kanla bastırılması, sürgünler, anti demokratik pek çok uygulamalar, yarım yamalak demokrasi ve uyduruk uygarlık retorikleri, hamasetleri bu nedenle kolay hayata geçirilmiştir. Kamuoyu, sivil toplum dikkate alınmamıştır. Çünkü dert edinmeyecek kadar katı ve acımasız olmuşlardır. Kemalizm, böyle bir ergen olmama haliydi.
Aktüel politikamız da, popülizm ve pragmatizmin iktidar odaklıdır. Yani iktidar alınıncaya dek sürer ve sonra terk edilir. Batı’da ise, bu iki durum da iktidara gelindiğinde terk edilmez ve sürdürülür. Biz de iktidar olanların, bir iktidar önceki hali bir de iktidar sonrası hali vardır. CHP, AKP, MHP ve başka partiler için de bu geçerli olmuştur. En uzun süre iktidarda olan AKP, 25 yılda en az dört şekle bürünmüştür. Muhafazakâr demokrat, liberal demokrat, milliyetçi demokrat ve otokrat, tek adam gibi. Şimdilerde başka bir maceraya doğru yelken açmış gözükmekteler.
Bu durum yalnız bize özgü değil. Doğu toplumların ortak karakteridir. Belki de daha eskiye, modernleşmeye dayandırmak gerekir. Rusya dâhil doğu toplumları modernleşme ülküleri travmatiktir. Modernleşmeyi çocukluk, ergenlik dönemi olarak algılarsak, bu travmatik durum bireylerin kişisel hayatlarında yaşadığına benzer durumu doğu toplumları da yaşar. Modernleşme miti; travmanın mağduru, kurbanı olmayı sürdürür veya gösterilir.
Rusya’da Stalincilik, Çin’de Maoculuk biz de de Kemalcilik.
Emperyalizme karşı mağdur veya kurban politik aksiyonlar, ulusal mitler, vs.
Rusya’ya gidin ve biriyle konuşun, çoğunluk Stalin’in üzerinden politik öngörüde bulunurlar. Çin’e gidin aynı şeylerle karşılaşırsınız. Türkiye’de de Mustafa Kemal Atatürk’tür. İstediği Türkiye’yi yaratamadan öldüğü, dolaysıyla yapılacak bir şey varsa onun düşünceleriyle yapılacağı fikriyatına başvurulur. Düşünce tarihinin bir momentumu olarak algılanır. Rusya’da da, Çin’de de bu böyledir. Atatürk için fütursuzca gözyaşı nasıl dökülüyorsa, Stalin için ve Mao için de en küçük anmada gözyaşı dökülür. Resmi ideoloji, resmi mitleştirme ve putlaştırma her yerde aynı çalışır. Yurttaş olarak bu liderlere sanki borçlu gibi hissettiriliriz. Resmi tarihin, ideolojinin görevi de budur. Bu zoka eğitimin ilk yıllarından sonuna kadar yutturulur. Mustafa Kemal Atatürk, Stalin ve Mao hem yol gösterici, hem mağdur ve hem kurbandır.
Oysa toplumlar değişiyor, dünya değiştikçe kültürler politik referanslar yerinde kalmıyor. Eğer çocukluk dönemi travmalarına takılır kalırsanız, onları tarihselliği içinde bir yere oturtup, eleştirmezseniz yani aşamazsanız yolunuza sağlıklı devam edemezsiniz. Sürekli içsel kırılmalar yaşar, hayata adapte olmakta güçlük çekersiniz. Yeni, sizi hep korkutur. Toplumlar, mitleştirdikleri kişilere biat etmemeli, aksine sıkı bir şekilde eleştirmelidir. Rus toplumu Stalin’den alacaklıdır, Çin halkı Mao’dan ve Türkiye halkları Mustafa Kemal’den alacaklıdır. Bugünün kimlik, siyasi, demokrasi sorunları bu liderlerin uygulamaları sonucunda olmuştur. Hiçbirimiz Mustafa Kemal Atatürk’ e borçlu değil. Muhafazakâr kesim 25 yıllık iktidarıyla alacağını tahsil etmiştir, sıra Kürtler ’dedir. İşçiler, sosyalistler demokratlar da onlardan esirgenenleri mutlaka alacaklardır.
Demokratik cumhuriyet ya da ikinci cumhuriyet mutlaka inşa edilecektir. Şu an Türk siyaseti, solundan sağına kadar bunu bu ideolojik çıkmazı yaşıyor. Yeni bir cumhuriyetin, ortak yaşamın eşiğindeyiz, doğal olarak bu eşiğin ötesinden herkes endişeli ve korkuyor. Milliyetçilerin, ulusalcıların bu denli aymaz oluşlarında yatan bu kaygı ve korkudur. ‘Çerçeve yasaya’ karşı sokakta eylem yapanlar bu korkunun uzantısından başka bir şey değil. Kant’ın tanımlandığı aydınlanmanın ergen olma halidir Kemalizim ve ulusalcılık. Bu ideolojiler ulusal burjuvaziye aittir. Yerli sermayenin teorik kılıfıdır. Emperyalizm kuşatmasına karşı kendi sınıfsal aidiyetlerini korumaya çalışıyorlar. Hiçbirinin iç sınıfının, halkın çıkarıyla alakası yok. Bu nedenle de Mustafa Kemal Atatürk, halkın veya işçilerin değil yerli burjuvazi adına ulus devleti inşa etmiştir. Hem de zorun gücüyle. Modernleşme, uygarlaşma, Batılaşama sosuyla kendi despotik devrimini halka sunmaya çalışmıştır. Kemalizm dün de gericiydi, bugün de gerici bir ideolojidir.
Ne yazık ki, ideolojik kodlar, mitleştirilmiş politik önderler hala aklımızın bir kenarında olumlu karakterler olarak duruyorlar. Bu da politikacının toplumla diyalog kurmasını, toplumu anlamasını engelliyor. ‘Çerçeve yasa’, yasa olarak dar, ama işlevi açısından yol açıcı olmasına karşı bağ kurulamıyor. Eskinin kodları değişimin önünde en gel olduğunu göremiyoruz. Buradan sıyrılmanın yolu, bugünün sorunlarının nedenin tarihsel arka planını kavramaktan geçer. Kürt sorunu, demokratikleşme sorunu Kemalizm’in bize bıraktığı bir miras. Hayatın değişiminin farkına varmak, ona uyum sağlamanın yolunu bulmak tarihle yüzleşmekten geçer.
Ama biz ne yapıyoruz, 30’lu yılların endişesi, kaygısı, travmalarıyla politika yapmaya, çözüm bulmaya çalışıyoruz. Dolaysıyla topluma yabancılaşmakla kalmıyoruz, demokrat bile olamıyoruz. Demokrasi kavramını bu travmatik algıyla tanımlıyoruz. Dolaysıyla demokrasiye bile kuşkuyla yaklaşıyoruz. Kemalistler, ulusalcılar bu nedenle yeni dönemi algılamaktan acizler ve aciz de kalacaklar.
Düşünsenize, memlekete kan dökülmeyecek, gençler ölmeyecek, köyler boşaltılmayacak, asit kuyuları bir daha açılmayacak, insanlar infaz edilmeyecek, köylülere dışkı yedirilmeyecek barış olacak, diye yasa çıkıyor, yasaya karşı çıkıyoruz. Gerekçesi ne olursa olsun, karşı çıkılmaması gereken bir konuda ortak tavır alınamıyor. Her yasa eksik ve yetersiz yasadır. Önemli olan iyi yasanın çıkmasını istemek. Hayat değiştiğine göre yeni yasalar her zaman gündeme gelecektir. Bunu en iyi bile siyasi partilerdir. Onların varlık koşulu yasa çıkarmak değil de nedir, Allah aşına.
Eğer ideolojik sahiklerle harekete geçilirse gerçekliği önyargılarla karşılarız. Öncelik gerçekliğin insanlık değerleriyle ilişkisini kurmaktan geçer. Bugün ‘çerçeve yasaya’ karşı çıkanlar savaşı istiyorlar anlamına gelir, gelecek ile ilgili hiçbir düşüncelerinin olmadığını bize söylerler. Yasaya karşı çıkanlar inanın ne demokrasiye inançları var, ne’de demokratlar. Travmatik politik geçmiş ve gelenek bugünü nasıl ipoteğine alıyor, değil mi, siyasi körleşme işte buna derler.
Kemalizm, ulusalcılık böyle bir karabasan gibi toplumun üzerine çökmüş gibi. Önümüzdeki dönem bu karabasanı taşıyanlar ya değişecekler, ya da politik sahneden sonsuza dek çekilecekler. Çünkü Türkiye bu ‘çerçeve yasayla’ bir eşiği aşıyor, eski politik algıyı yıkarak ilerliyor. Türkiye’de değişim başladı. Kemalistler, sosyalistler, ulusalcılar, milliyetçiler artık tarih karşısında ya sahneden çekilecekler, ya da değişecekler ve sürecin parçası olacaklar. Artık hayat geçmişin travmalarına izin verecek kadar bonkör değil. Hele halkımız bu dar kafalı, zihniyetlere pirim vermeyecek kadar da sağduyuludur. İster yeni parti kurun, ister eskiyi sürdürmeye çalışın size halk destek vermeyecektir.
Hayatın jelibon olmadığını halkımız biliyor, siz de gün gelecek öğreneceksiniz.