Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
ÇAĞIMIZDA BİREYİ SANAT DEĞİL POLİTİKA KURTARIR
Bugün size daha içten seslenmek istiyorum. Gerçeğin tastamam ortasından. Doğrudan politik kodların dışından, dolaylı bir dil ile meramımı anlatmak istiyorum. Eğer bir kusurum olursa şimdiden beni bağışlayın lütfen. Kendimi ve sizi provoke eden bir mottoyla söze başlamak istiyorum.
-En nefret ettiğim canlı türüdür insan.
Çünkü kendini kandırılabilen ve maske takabilen sınırsız yaratıcı yeteneğe sahip bir varlık. Toplumun en izbe köşelerinde yaşamımın bir bölümünü geçirmiş, çeşitli deneyimler kazanmış biri olarak bunu söylemek istedim.
Felsefe tarihi bu kişisel yargıma itiraz ettiğini biliyorum, ancak psikoloji bilimi söylediklerimi onaylar gibidir. Ancak psikoloji bilimi de çağımızın insanın kurtuluşunu sağlamıyor. Ne din, ne spiritürel görüş bireyin içsel sorunlarına yanıt veremiyor. Çağımız, teknoloji çağı, her şeyin endüstri haline geldiği, bireyselleşmeyi ve yabancılaşmayı en yoğun şeklinde işleyen bir dünya sistemiyle kuşatılmış durumdayız.
Birey bu çaresizliğin içinde daha da içe kapanıyor ve yalnızlaşıyor. Bunu yalnız entelektüel düzeyde yaşamıyoruz, aynı zaman da bireysel deneyimlerimizde de karşımıza çıkıyor. Dolaysıyla insan kişisel yaşamında daha da kaypaklaşıyor, ilkeselleşiyor, anlık çıkarı ne gerekiyorsa ona meylediyor. Birey ya narsist, ya da bencil bir varlığa dönüşüyor. Sistemin bize sunduğu bu konfor alanıyla hesaplaşmaktan kaçınmak makbul bir tercih gibi gözükmeye başladı. İnsan yalnız emeği değil, benliği de köle haline geldi. Özne değil hızla nesneleşiyoruz. Duygu ve akıl diyalektiği kopmuş durumda. Duygularımızla sömürüldüğümüz bir çağdayız. Hazın tahakkümüne boyun eğmiş haldeyiz.
İnsanın, bireyin patolojik bir vaka olduğuna inanıyorum. Çok rahatlıkla hepimiz nevrozlarla, depresyonlarla yaşamaya mahkûm edilmiş bir varlık haline dönüştük. İlişkilerim de bu neredeyse önyargı oluşturdu. Benim, insana olan güvensizlik meselem yaşadığım olumsuzlukların üzerinden tanımladığım bir şey. Yirmili yaşlarda elim kalem tutmaya başladığında, sanırım bu nedenle de en çok insan için yazmanın zorunluluğuna inandım. Belki de insanın kendi yarattığı cehenneminden kurtulmasına yardımcı olmak için idi.
İnanın çok uzun yıllar cehennemde yaşar gibiyim. Altmışlı yılları karşılamaya çalıştığım bu dönemde de aynı cehennemde soluyorum. Dünya gittikçe barbarlaşıyor. Yakın zamana kadar insanın yaşadığı cehennemden kurtulması için şiir ve edebiyatın gerekli olduğunu inanırdım. Çok eski zamanlarda bunu dinler yapardı, çağımızda sanatın en temel görevi haline geldiğini düşünürdüm.
Modernleşme ülküsü benim için bundan dolayı çok kıymetliydi.
Kabaca son beş yüzyılı modernleşme tarihi olarak tanımlasak insanın sanatla kurtulamadığını tanık olduk. Yine de umudu yitirmedik. Sanat hep var oldu. Bizi kuşatan tüm bireysel ve toplumsal çelişkilere, baskılara karşı insana, insanın özüne sahip çıktı. Bu bir miras olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Sanat insana sahip çıktı ama ne yazık ki insanı ve dünyayı değiştiremedi. Yakın dönemde yaşadığım bir olay insanın nedenli kendi cehennemini kazdığına bir kez daha tanık oldum. Sanatla haşır neşir birinin nasıl da bize dayatılan cehenneme razı oluşunu bizzat yakından gözlemledim.
Evet, dur bir dakika, dedim kendime.
Sanat o kadar da bizi silahlandırmıyormuş meğer. Cehennemden kurtarmıyormuş. Bir teselli, bir kaçış sunmanın ötesinde pek de bir şey sağlamıyor. Modern dünyanın sanata yüklediği misyon bir abartıymış. Sanata karşı güvenim artık eskisi gibi değil. Hiçbir bireyi ne sanat, ne psikiyatri, ne’de arkaik değerler kurtarabilir. Yalnızca politika bireyin gerçek bilince kavuşmasını sağlar. Bunun için politikayı hayatın merkezine almak yeterli.
Gerçi benim hayatım sanat ve politika aynı paralelde gelişti. Şiir ve edebiyatla meşgul olurken politikadan hiç vazgeçmedim. Veya tam tersi politika benden vazgeçmedi. Gençliğimden beri böyle yaşadım. Bir yandan çağın yüklediği patolojik sorunlar, diğer yandan toplumsal mücadeleye olan duyarlılığım. İkisini de birlikte yaşadım, yaşıyorum. Eğer bugün ayakta kalabiliyor ve dünyanın değişebileceğine olan inancımı koruyorsam, bunu sanata değil politikaya borçluyum. Sanat bilinci değil politik bilinç.
İlk resmi ve legal mücadelem dayım Kemal Nebioğlu’nun DİSK yöneticisi olduğunda yirmili yaşlarda yanında örgütlenme uzmanı olarak işe başladığımda gerçekleşti. Daha sonra başka sendikalar ve legal sol partilerde geçti. Mücadeleye şehrim, İstanbul oldu. Aşklarımı, mücadelemin büyük bölümünü burada yaşadım. İstanbul aşkım hiç ama hiç tükenmedi. Bana ölünceye dek kimlik kazandıran şehir oldu. Son yirmi yılım bağımsız aydın olarak dergilere, gazetelere yazdım. Deneme, şiir, edebiyat makaleleri ve politikaya dair pek çok kitap ve yazı kaleme aldım. Devam da ediyor. Artık İstanbul’da yaşamıyorum, ama İstanbul her daim kalbimin bir köşesinde saklı.
Kimseyi sanattan soğutmak istemem. İnsanlığın nefes aldığı bir alan. Ama bireyi, toplumu ve dünyayı değiştiren bir güç de değil. Ancak sanat insanların duyarlı olmasını sağlayan vazgeçilmez bir alan. Benim için en yaratıcı alan. Ötesi yok bütün pratiğim bana bunu öğretti. Dolaysıyla sanatın yanına mutlaka politikayı koymak gerekir.
Felsefenin konusu olan bireyin varoluş meselesine en oturaklı yanıt politik alandan geldiğine inanırım. Varlık ancak politik bilinçle tamamlanır, en azında bu kanaat oluştu bende. Sanırım modern felsefe de böyle keskin bir yanıtla noktalanacak. Hangi ideolojik referanslardan beslenirsek beslenelim mutlaka politik bir kimlik inşa edilmesi gerekir. Bu anlamda P. Sartre’nin Varoluş felsefesini kendime çok yakın görürüm. Ondaki insanın özneleşme sürecini dışa dönük faaliyet üzerinden kurgular. Politik bir felsefe.
Modern insan patolojik varlık değil. Patoloji dışarının insan dayatıldı bir durum. Oysa insan doğası gereği politik varlıktır. Başka türlü nasıl insanlaşabilirdik ki… M.Ö 4. yüzyılda yaşayan ve analitik felsefenin kurucusu olarak biline Aristoteles’in ‘zoon politikon’ (politik/siyasal hayvan) tanımı tüm canlığını koruyor. Duygumuzu sanat kuşatsın aklımızı da politika. Bu denge mutlaka sağlanmalıdır.
Türkiye’de yavaşta olsa umutvari yeni bir politik iklim oluşmakta. Umutlu bir döneme doğru sürükleniyoruz. Yeni partiler kuruluyor, dağlarda mücadele eden gençler ovaya inip legal politikaya karışacakları günü bekliyor. Önümüzdeki dönem ‘barış’ ortamının sağlayacağı pek çok olanakla karşılaşacağız. Bugünün baskı ortamını demokrasi şenliğine dönüştürebiliriz.
Herkesin bu sürece dâhil olmayı düşünmeli. Dünyayı değiştirebileceğimiz günler önümüzde. Gençler, kadınlar, işçiler, ofis çalışanları herkes bu iklime sıcak bakmalı ve korkmadan, tedirginlik yaşamadan politikaya atılmalı. Politikayı beş yılda beş dakikalık bir görev algısının dışına çıkıp, günlük mücadelenin parçası haline dönüştürmeli.
Gerçek bir yurttaşlık bilincine, birey olmaya, kendi varoluşlarını inşa etmeye davet ediyorum.
Herkesin doğuştan bir ismi var, kimliği ve mesleği var. Bunlar doğuştan veya eğitim sonucunda edinilmiş kimlikler. Gerçek kimlik dünyayı değiştirmek için seçtiğimiz ideolojik ve politik kimliklerdir. Yeteneklerimiz ve düşüncelerimiz ile oluşturulan kimlikler. Gerçek varoluş ancak bu sayede gerçekleşir. Böyle bir kimlik bizim karakterimizi, ahlakımızı, ilişkilerimizi, dünya bakışımızı yeniden kurmamızı sağlar. Duygu ve akıl diyalektiği ancak politikanın aracılığıyla sağlanacaktır.
Bir zamanlar en çok sanata güvenirdim ama yanılmışım, politikasız insan meyvesiz, yapraksız ve dalsız bir ağaç gövdesine benzer. Lütfen böyle bir ağaca razı gelmeyin. Gidin partilere, sivil toplum örgütlerine ve politikanın göbeğine yerleşin. Cinsiyet ayrımcılığına karşı, çevre sorunlarına duyarlı, insan haklarını mesele eden, göçmen sorunlarını gündem de tutan pek çok sivil örgütler var.
Önümüzdeki dönem büyük dönüşümlere gebe ve birlikte dönüşme fırsatını yakalayalım. Demokratik tahammüller içinde, tartışarak, örgütlenerek bunu yapalım. Aristo çok haklıydı, biz politik varlığız. Bunun yerini başka hiçbir şey dolduramaz. Ya patolojik bir vaka olarak ömrümüzü hiçlik için tüketeceğiz, ya da hayata karşı net tavır alabilen cesur özneler olacağız.