Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
‘BARIŞ VE DEMOKRATİKLEŞME’ GELSİN DE NASIL GELİRSE GELSİN, DENMEMELİ!
Türkiye’nin ‘demokratikleşme’ sorunu bugüne ait olduğunu düşünüp, günlük politik gelişmelerle çözüleceğini sanmak büyük bir yanılgıdır. Kürt sorunu ötelediğiniz sürece, dünyanın en özgürlükçü anayasasını getirseniz de, kuvvetler ayrımını kalıcı bir şekilde uygulamaya koynasınız da durum değişmeyecektir. Demokrasi ve barış birbiriyle içe içe geçmiş, birlikte düşünülüp çözüm üretilmesi gereken bir konudur. Geçici önlemler, yüzeysel değişiklikler belki kısa bir süreliğine umut yaratabilirsiniz, ama kalıcı bir demokratik rejimin yerleşmesini, kemikleşmesini sağlayamazsınız.
Bunun en temel nedeni modernleşmeyi; uluslaşmayı ‘devlet’ temelinde inşa etme pratiğinden kaynaklanır. Yani cumhuriyetin ilk elitistleri ulus/devlet yerine devlet/ulus rotası benimsenmiş olmasıdır. Bu yönelim ‘devleti’ çok güçlü hale getirdi. Toplumun üzerinde kendini ikame ederken diğer yandan da toplumun tüm kılcal damarlarına kadar sızmış bir senkronizmi hâkimdir. Politikacısından, akademisyenine, seçilmişinden, atanına kim varsa herkesi kuşatan, zihni biçimlendiren bir olgu olarak kendini sürekli üretiyor. Yüzyıllık cumhuriyet hikâyesinin ana mantığı budur. Bütün modern yeniliklere bakınız, aşağıdan değil tepeden dayatılarak hayata geçirilmiştir. Hiçbir zaman ulus/devlet olamadığımız gibi ‘âdemi merkezci’ bir yönetime de sahip olamadık.
ULUS OLAMAYAN DEVLETTE, POLİTİKACILAR DEVLET ‘ADAMI’ OLUR
Peki ‘devlet’ nedir, Marksist veya liberal terminolojiye atıf yaparak kafa karışıklığı yaratmak istemem. Bu batı modernleşmesinin üzerinden uzun uzun tartışılması gereken bir meselesi. Bizim modernleşme hikâyemizin spesifik yapısı, farklı bir ‘devlet’ algısına sahip olduğumuzu az önce dilimin döndüğünce söylemeye çalıştım. Yönetenden ziyade, yönlendiren, denetleyen, şekillendiren, eğiten her şeyden kendini sorumlu tutan bir algı ve bunun ürünü bir yönetici kimlik. Eğitimden, istihdama, sermaye birikiminden tüketim alışkanlıklarına kadar nüfuza sahip algı düzeneğidir. ‘Devlet’ yapısal olarak toplumun dışında örgütlendiği için sivil alan yani ‘ulus’ tali bir unsur görüldü. ‘Devlet’ toplumun üzerinde konumlanmış ve kutsanmıştır.
‘Vesayet rejimini‘, ‘devlet’ gücünü elinde bulunduran ‘asker ve bürokrasiyi’ tanımlamak için yapmıştık. Bu kavram politik literatürümüze bu nedenle pelesenk olmuştu. ‘Devleti’ yöneten güç(asker veya seçilmiş irade) olsun ‘devlet’ adına kendini ‘vasi’ ilan edebiliyor. ‘Devlet’ rolünü rahatlıkla benimseyebiliyor. Ulus olamayan devletlerde politikacılar halkın temsilcisi değil devletin ‘adamı’ olma niyetini kendine vazife edinir. Merkez politikacıların, akademisyenlerin hemen hepsi bu rolü baştan üstlenirler.
Doğal olarak politik hayatımız da buna paralel gelişti. ‘Devlet’ öncelikli olduğundan seçilenler de ‘devlet’ kimliğiyle toplumun karşısına çıkarlar. ‘Barış süreci’ pratiğine bakın aynı şeyi gözlemlersiniz. AKP, henüz sivil özelliğini yitirmediği dönemde ‘barış sürecini’ başlamıştı. Sivillerin adım attığı ‘barış’ daha sonra ‘devlet algısının’ devreye girmesiyle bozuldu. AKP, ‘Cumhur İttifakıyla’ devletle ilişkisi derinleştirdikçe, bütün sivil özelliğini yitirmiş oldu. Erdoğan ve AKP, kendini devlet eliti olarak görmesi bu nedenle. Devlet ideolojisiyle organik bağı olan MHP ve Devlet Bahçeli’de ‘devlet’ adına söz aldığını ve ‘barış sürecini’ başlattığını iddia edebiliyor. CHP’nin ‘mutlak butlan’ kararını açıklayan Adalet Bakanı Akın Gürlek de yargı yerine ‘devlet’ adına sahnedeki yerini alıyor. Kemal Kılıçdaoğlu da, ‘mutlak butlan’ kararını ‘parti aidiyeti’ adına kabul etse de ‘devlet’ niyetiyle örtüşür gibi görünür. Çünkü CHP, bir devlet partisi.
DEVLET ‘ADAMLARININ’ BARIŞ VE DEMOKRASİ TAHALLÜLERİ
Ne kadar ilginç bir politik manzara değil mi. Demek ki elimizde bunlar var. Durum buysa, elimizde Bolşevik bir parti olmadığına göre, objektif olarak sürecin ilerleyişini tahmin etmeye çalışalım. Buradan politik çıkarsamalar yapmak da sanırım eşyanın tabiatına aykırı olmaz. Ortada bir ‘barış masası’ var. Öcalan bir tarafta, devlet yani devlet rolünü benimsemiş bir kesim de diğer tarafta. Erdoğan, politik ikbalini düşünüyor, çünkü ‘devlet’ olarak rol alıyor. Kendine bir zarar gelirse ‘devlet’ zayıflamış olacak. Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu, lideri oldukları iki parti, MHP ve CHP’nin birer devlet partisi olduğundan farklı düşündüklerini sanmam.
Devlet zihniyetinde ‘barış ve demokratikleşmesi’ nasıl ilerler, yavaş, temkinli ve kontrollü. Çünkü bir paradigma değişimi söz konusu. Ancak bu değişim ‘devleti’ yeniden üretecek, kendi egemenlik alanlarından taviz vermeyecek şekilde yerine getirmek istiyor. Sürecin kontrolü ve yavaşlığını burada aramak gerekir. Sivil alanı genişleten değil, daraltan ve denetleyen bir süreç yaşanmasından yana.
Barış müzakeresinde, Öcalan’ın karşısında elini güçlendirmek isteyen ‘devlet’ yani elitler, Türkiye’yi yönetenler; CHP’yi bu masanın ihtiyaçlarına göre şekillendirme çabasında olabilirler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun, iktidarla böyle bir hesabı olduğunu hiç sanmıyorum, daha çok ‘parti aidiyeti’ temelinde hareket ettiğinden, iktidarla birlikte iş tutmuş imajı yaratıyor.
GERÇEK DEMOKRASİ MUHALEFETİ ANCAK DEM İLE BİRLİKTE VERİLİR
Önümüzde Öcalan’ın statüsü ve diğer yasalar var. Mecliste Kemal Kılıçdaorğlu’lu CHP, bu anlamda pürüz çıkarmayacaktır. En azından iktidarın düşüncesi bu yönde. Süreç yasal mevzuatların yerine getirilmesi sağlanmasının ardından, cezaevinde tutulan ‘siyasi tutuklular’ serbest kalır mı, orası muamma. Eğer birleşik demokratik muhalefet örgütlenirse bu sağlanır. ‘devletin’, elitlerin planı bozulabilir. ‘Barış sürecin’ başarısı, sürece destek veren herkesin hanesine yazılacaktır. Arından belki seçim. Bizi bekleyen yakın gelecek bu sanırım. ‘Barış sürecinin’ getirmesini beklediğimiz demokratikleşme ve sivilleşme tastamam muhalefetin sırtında.
‘Barış’ kadar ‘demokratikleşme ve sivilleşme’ de önemli. Her anti demokratik uygulama karşısında muhalefetin yan yana gelmesi elzem. Muhalefet ve DEM Partisi, iktidarın hak ihlallerine karşı eleştirisi çok önemli. Muhalefet ile DEM Partisi birlikte hareket ettiği sürece ‘barışın’ sivil hayata yansıması görünür hale gelecektir. Başta dedim, bizim modernleşme hikâyemiz bu, her şeyi tepeden aşağı uygulamaya koymak. Elitler, bu mantıkla yola çıkmışlar ve bize demokrasi açısından maliyeti ağır bir ‘barış’ dayatmaktadırlar. Bizden anti demokratik uygulamalara razı olmamızı beklemekteler. ‘Barış ve demokratikleşme’ gelsin de nasıl gelirse gelsin, demeye bizi razı etmelerine izin vermemeliyiz. İktidara karşı tüm muhalefet, DEM Partisi ile birlikte hareket etmelidir. DEM Partisini karşısına alan muhalefete de prim tanınmamalıdır. ‘Barış sürecinin’ yanında yer almayan muhalefetle ‘demokrasi mücadelesi’ ‘savaşa, ırkçılığa ve militarizme’ kayar. İktidara karşı ‘barış ve demokrasi’ mücadelesinin tek çaresi DEM ile birlikte muhalefeti örmekten geçer.