Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
KREDİNİZ DOLDU, ARTIK ‘GÜLE GÜLE’ DEME ZAMANI
Erdoğan siyasette görünür olduğu ilk günlerde evlilik alyansını gösteriyordu. Kent yoksulu bir aileden yoksul politikacı olarak sahnede yerini almıştı. Kasımpaşalı jargonu, yoksulluğunun imajı olarak kullandığı parmağındaki alyans ve dindarlığı halkla kontak kurmasını sağladı. Bir gurup arkadaşıyla birlikte Hocası Erbakan’dan ayrılıp yeni bir parti kurduktan sonra ilk seçimlerle iktidara gelip 25 yıl kesintisiz sürdüreceği aklından bile geçtiğini düşünmüyorum. Türkiye böyle garip bir ülke. İstanbul Belediye Başkanlığından en üst makama gelmek herkese nasip olmaz. Erdoğan politik hayatını zirvede sürdürebilmiş bir lider oldu. Bu tabi ki başarı. Kişisel ve politik.
Erdoğan’ın ilk günlerinden bugünü karşılaştırdığımızda, alyans hala parmağında, dindarlığına da kimse su dökemez. Daha önce hiçbir liderin yapamadığı/yapamadığı şeyi yaparak muhafazakâr kesimin kalbin girmeyi başardı. Cenazelerde Yasin-i Şerif okumayı hiç ama hiç ihmal etmedi. Belediye Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı olduğunda da bu meziyetini elden bırakmadı. Erdoğan, halkın evinden çıkmış ‘bizim evlat’, diyebildiği politikacı oldu. Türkiye’de böyle dine düşkün muhafazakâr bir lider olarak Erban’ı bilinirdi. Ama ‘usta çırağı geçer’ misaliyle Erdoğan, Hocasından daha çok güven kazanmıştı halktan. Enflasyona, alım gücünün zayıflamasına karşın bu güven hâlâ sürmekte.
Muhalefetteki Erdoğan’ın bugünden bir farklılığı var. Alyans parmağında, dini bütünlük de alası ama Erdoğan artık yoksul değil. Zengin bir politikacı. Yalnız Erdoğan’ın kendisi değil çocukları ve yakın çevresi de zengin. Müteahhitler, iş adamlarının pek çoğu onun sayesinde kasalarını doldurdular. Erdoğan bütün bunları politikanın içinde gerçekleştirdi. Son 25 yıldır politikadan başka bir şeyle uğraştığını bilmiyorum, duymadım ve o kadar insanı tıksırıncaya doyuracak da miras kalmadığına göre…
Peki, Erdoğan bu zenginliği, ayrıcalığı neye borçlu? Dine olan düşkünlüğüne bağlayan birinin çıkacağını hiç sanmam. Müslümanların nasıl davranması gerektiği bilinen bir durum. Müslümanların zengin ve yoksul olarak ikiye bölünmemiş olması gerektiği kanısı oldukça yaygındır. Bu inancın arka planındaki temel inanç Müslümanların eşitlikçi olduğu, komşuları açken tok yatmayacağı, kul hakkı yemeyeceği, zenginliğe burun kıvıracağı olduğudur.
AKP iktidar süreci içinde hem Erdoğan, hem ailesi, hem de yakın çevresi zenginleşti, halksa iyice yoksullaştı. Açlık sınırı altında yaşayan emekliler ve ücretliler milyonları buldu. Sabancı, Koç gibi büyük patronların malına ortak olmadığına göre, geriye biz kalıyoruz. Milyonlar henüz tam manasıyla bunu göremiyor, ama hissediyorlar. Erdoğan ve çevresi, Yunus Emre gibi abdalların, ermişlerin yaptığı gibi dünyanın tüm ‘nimetlerini’ reddedip bir dağ başına veya mağaraya çekilmelerini beklemek saflık olur. Biriktirdikleri servetleri bölüşmeleri de mümkün değil. Emekli maaşları ve asgari ücretler ortada. Erdoğan insafa gelip bir servet bölüşümü yapabilir mi, hayır! Yapsaydı şimdiye değin yapardı. Avrupa’da yıllardır yürürlükte olan ‘servet vergisini’ bile getiremediler.
‘Müslüman harama bulaşmaz’, diyerek Erdoğan ve AKP’yi gönül dostluğuna, vicdana davet etmekle de adaletsizlik ve yoksulluk çözülmez. Müslümanların, Erdoğan ve AKP’yi eleştirmeleri elbette gereklidir, iyidir. Ancak insafa gelip ayrıcalıklarını terk etmezler, servetlerini de paylaşmazlar. Çünkü onlar iktidar olmanın nimetlerinden faydalanıyorlar ve geri çevirmezler. Onlar için öncelik iktidar olmak ve servet edinmek. Müslüman olduklarından, dini bütün olduklarından zenginleşmediler, iktidar oldukları için egemen sınıfın parçası olduklarından, o sınıfın birer üyesi olduklarından zenginleştiler. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Son yerel seçimlerde muhafazakâr kesimin bir bölümü zamanında canını yakan CHP’yi destekledi. Bugün iktidara en yakın parti kim, bilemiyorum, ama Erdoğan ve AKP’nin iktidara çok uzak olduğunu iyi biliyorum. Kaç yıldır sokakta AKP’li ne bakan, ne milletvekili görünür oldu. Sokakta olmayan iktidarda kalabilir mi sizce.
Çözüm iyi Müslüman olmalarını istemek veya beklentide kalmak değil, bu eşik çoktan geçti. Kredilerini doldurdular. Artık ‘güle güle’ deme zamanı.