Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
TÜRKİYE’DE DEĞİŞİM KAPIDA AMA KİMİN ÖNCÜLÜK EDECEĞİ BELİRSİZ
Abartı sayılacağını düşünmüyorum, Türkiye dünyanın en politik ülkesi. Neden mi, değişen gündemlerine bakın anlayacaksınız. Adaletsizlik, enflasyon ve hayat pahalılığı, yolsuzluk, hak ihlalleri, kadın cinayetleri, hayvan hakları, iş kazaları gibi pek çok konu gündemden hiç eksik olmuyor. Düne kadar düşük yoğunluklu politik silahlı bir iç çatışma yaşayan bir ülkeydik. Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Türkiye’nin ne denli dinamik olduğu anlaşılır.
Dinamiklik nüfusun bilinçlenmesinin dışında hareketli oluşuyla da yakından ilgisi var. Son yirmi yılda köy nüfusu genel nüfusun üçte birisinden de aşağıya sarkmış durumda. Köyler boşalırken büyük kentlere yığılma oldu. Büyük kent nüfuslarında artışlar söz konusu. Taşra, diye adlandırılan yerleşim yerleri küçük kentlere dönüşmüş durumda. Merkezde bulunan üniversiteler Anadolu’nun en ücra kentlerinde, kasabalarında yaygınlaştı. Artık okuma yazma oranından değil, diplomalı iş gücünden söz eder olduk. Tabi ki bu, bir zenginleşmenin de göstergesi. İletişim ağların, teknolojinin, kent kültürü öğelerinin başında sinema, tiyatro salonu, sergiler, kafe ve alışveriş merkezleri de buna eklenmeli. Hayatı boyunca yer değiştiren biri olarak bunlara bizzat şahit de oldum.
TAŞRA MUHAFAZAKÂRLIĞININ AŞINMASI
Türkiye gelenekselliği, taşralığı aşmış durumda. Bu hızlı değişimin karşısında yoksulluk, işsizlik, ‘hane geliri’ her geçen gün azalmakta. Toplumsal gelişmişlikle ters orantılı bir tablo var. Toplumsal zenginliğin adil paylaşılmaması meselesi demokrasi ile doğrudan ilişkili. Devlet ve iktidar kamu yatırımına uluslararası sermeyenin ihtiyaçları temel alınarak öncelik verirken cömert, ama ücretler, sübvansiyonlar konusunda oldukça cimri bir tutum içinde. Sosyal devlet olgusu oldukça tırpanlanmış, liberal ve piyasacı politikaların önü açılmış.
Toplumun bu dinamikliği temsil alanına yansıması, toplumsal denetimin eksikliği gibi yönetişimsel zaaflar içermekte. 2018 tarihinde "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adı verilen başkanlık rejimi beklentilerin gerisinde kaldığı gibi yargı, yasama ve yürütmede sorunlar yarattı. Demokrasinin temel karakterini belirleyen ‘kuvvetler ayrılığı’ tartışılır hale geldi. AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişinden bu yana iktisadi gelişimin paylaşım noktasındaki zayıflığının yanında beklenilen kültürel sonuçları da üretemedi. Muhafazakâr kesimin dindarlaşma eğilimin artacağını sanısı, bu uzun iktidar süreci içinde artmamış hatta azalmış durumda. AKP’nin en büyük başarısı dini dışlayan laiklik anlayışının dönüşmüş olması oldu. ‘Başörtüsü’ serbestliği, kamu alanda dini ritüellerin görünür olması gibi bazı sonuçlar. Dinin ‘Diyanet’ aracığıyla kontrolü, dindarlığı artırmamıştır. Camilerde okunan tek ve merkezi hutbe ibadethaneleri pek çekici hale getiremedi. Ramazan döneminde taşrada hissedilen din baskısı eskisi gibi değil. Cuma cemaatinin azalması, orucu belli aralıklarla tutmak, ramazan boyu taşrada kafe ve restoranların açık tutulması bunlara örnek verilebilir.
MUHAFAZAKÂR İKTİDAR SÜREİCİNDE SEKÜRLEŞMENİN ARTMASI
Buna karşın dindar kesim devletin resmi din anlayışından uzaklaşarak tasavvufa ve cemaatlere yönelmesi devletin din üzerindeki kontrolünün sonuçları olarak karşımıza çıkmakta. Muhafazakâr iktidarın pratiği Türkiye’de sekülerşemenin önünde engel olmaktan ziyade artırdığını söylemek mümkün. Bu cenahın temsil gücünün odağı durumundaki AKP iktidar pratiği içinde dindar bir kültürel hegemonya kuruduğunu söylemek oldukça güç. Buna en önemli zemin hazırlayan, muhalefetin geleneksel ‘laik direnişi, hassasiyeti’ değil kentleşmenin getirisi olarak okunmalı. Kentleşmeyle birlikte üniversitelerin yaygınlığı, internet ve iletişim teknolojilerin de payı oldukça. Türkiye’deki durumdan farklı nedenlerle Batı’da da hâsıl oldu. Ortaklaştığı zemin modernleşme hassasiyeti. ABD’de Evanjelistler, Avrupa’da Hristiyanlar, Macaristan’da Katolik popülist iktidarlar kültürel hegemonya kuramadılar. İran’da Mollaların Şiiliği, Suriye’de Şara’nın Suniliği toplumu kuşatamadı. AKP de uzun yıllar iktidarda kalmasına rağmen başaramadı. Necip Fazıl Kısakürek’ten esinlenen ‘dindar nesil’ tutmadı. Yeni dönem yalnız kültürel kimlikleri öne çıkarmıyor ‘bireyselliği’ de beraberinde taşıyor.
AÇIK TOPLUMDA DÖNÜŞÜM HER AN GERÇEKLEŞEBİLİR
Bugünün Türkiye’si açık yani duyarlı bir toplum. ‘Açık’, derken duyarlığa ve değişeme ‘açık’, demek istedim. Ama her konuda toplum buna hazır. Kültürel bir sekürleşme hemen her tarafa sızmış durumda. Kentlerde LGBT ve Kadın hareketi güçlü. Önemli anma günlerinde binlerce insan sokağa dökülebiliyor. Çevre ve hayvan hakları hareketleri de. Filistin ve Gazze’yi destekleyen eylemler keza öyle. Lokal düzeyde gerçekleşen emek hareketi de kararlı mücadele için zaman zaman kendini göstermekte. Taşra kentlerinde ‘başörtülü’ başörtüsüz kadınlar yan yana gezmekte ve kafelerde zaman geçirebilmekteler. Toplumsal cinsiyet, kimliksel ve bireysel sorunlar politik çehrenin ana dinamiği olarak devam edecektir.
Toplum bu düzeydeyken iktidarın tutumu hiç de iç açı değil. Kadın mücadelesini daha çok ilgilendiren ‘İstanbul Sözleşmesi’ imzalanmasından 7 yıl sonra 20 Mart 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararı ile feshedildi. Sivil Toplum Kuruluşları(STK) örgütlenme açısından Türkiye zayıf olsa da demokratik alanda oldukça etkin. İktidar cenahından elle tutulur en önemli ve kıymetli şey, ‘terörsüz Türkiye’ yani yeni barış ve çözüm süreci. Yavaş ilerlese de rotası doğru yönde. Sürecin başlama gerekçelerinden daha önce çok söz ettik, ne olursa olsun sürecin başlaması çok olumlu. Süreç Türkiye’nin toptan demokratikleşmesinin kapısını mutlaka aralayacaktır. Toplumun sürece yaklaşımı iyimser. Mecliste bulunan partiler Türkiye toplumunun gerisinde olması sürecin de yavaş ilerlemesine neden olmakta.
CHP, TOPLUMSAL DEĞİŞİMİ KUCAKLAYABİLECEK Mİ
Kemalist ‘ulus-devlet’ anlayışı toplumsal hafızada tarihsel sürecini, görevini tamamladığını söyleyebiliriz. Ancak ana muhalefet partisi CHP, henüz bunun farkında değil. Toplumla olan mesafesi bu algıyı körleştiriyor. Klasik devletçi pozisyonunu hâlen korumakla beraber ‘taviz’ verdiği alanlar da var. ‘Başörtüsü’ ve Kürtlerle sürdürülen barış süreci pratiğinde bu ‘tavizlere’ tanık olmaktayız. ‘Taviz’, dememin nedeni ideolojik aşınmadan ziyade politik kaygının oluşturduğu zorunlu bir durum olması. CHP’nin 2024 yerel seçimlerde kazandığı belediyelerle halkla kurduğu temasın da bunda payı oldukça. Son yıllarda iktidarın, CHP üzerindeki baskıları halkla kurulan bu bağın kesilmesine dönük. Çünkü başarısız iktisadi ve kültürel politikalara öfke, CHP’nin hanesine olumlu olarak yansıyor, AKP bundan oldukça rahatsız. İktidarın baskıları CHP’yi bir yandan kendi içine kapanmasına, diğer yandan toplumun değişimini okumasına engel olmakta. Bunun aşılması şu an çok zor görünmekte.
KÜRTLER YALNIZ BARIŞIN DEĞİL
DEMOKRATİKLEŞMENİN DE TEMEL TAŞI
AKP, iktidara gelmesiyle tarihsel meşruluk itirazlarına karşılık bulmasının ardından piyasanın gereklerine sadık liberal parti olmanın dışında demokratik bir açılım sunamadı. AKP, 2002 ile 2016 yılları arasında demokrasi ilişkisi umut veren konumdayken devlet içi ve dışı iktidar mücadeleleri sonucunda sivil kimliğinde uzaklaşıp otoriter yönünü güçlendirdi. Yeni çözüm sürecinin gidişatı AKP’nin politik geleceğinde belirleyici olacaktır. AKP ve CHP kamuoyu araştırmalarında görünen başa baş konumları sanırım daha uzunca koruyacak. DEM, Kürt sorununu öncelik tanıyan politik kimliği önümüzdeki dönem mutlaka aşacaktır. Sorun yalnız ‘barış’ değil aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi. Dolaysıyla Türkiye’yi kucaklayan demokratikleşme söylemi kültür kuşatmasını da beraberinde taşıyacaktır. DEM ’in politik alanda güçlenmesi merkez partilerinde değişimi tetiklemesi muhtemeldir. Demokrasinin aksayan ayakları tamir edildikçe, barış sürecinin kazanımları toplum nezdinde somut hale geldikçe iktisadi ve yapısal kriz hafifleyecektir.
Türkiye toplumu her yönüyle değişime açık bir toplum. Bu değişimin temsiliyetini taşıyan DEM gibi partilerin önü açıldıkça süreç hızla ilerleyecektir. DEM’den öteden beri istenilen ‘Türkiyeleşme’ gerçekleşecektir. Türkiye’nin her tarafı buna hazır. Türkiye’nin sorunu ikimin iktidara geleceği değil nasıl demokrasi ve kültür yeşertileceğidir. Temsili demokrasi katılımcı demokrasiye dönüşebilir. Bu görev meclis içi ve dışı tüm partilerin omuzundadır. Halk değil sizlerin, Ankara’nın makbul vatandaş partilerin değişimini beklemekte. ‘Barış’ demek demokratikleşme, demokratikleşme rafa kaldırılmış faili meçhullerin açığa çıkarılması, köylerinden sürgün edilen Kürtlerin köylerine dönmesi demek. Suriye kamplarında bulunan yüzbinlerce Kürlerin geriye dönmesi demek. Yeni bir demokratik ve özgürlükçü anayasa demek. Önümüzde açılmayı bekleyen çok dosya var. Yeter ki partiler bunu içten istesinler. Kürtler yalnız barışın değil demokratikleşmenin de temel taşı ve dinamiği. Türkiye toplumu kendi içinde bu değişimi yaşıyor, ancak bunun temsil düzeyine henüz yansımadı. DEM en çok bu değişimin öncüsü olarak görünmekte, umarım önü kesilmez. Türkiye’nin son şansı DEM!