Köşe Yazısı
Mehmet AKAY
DEMOKRATİKLEŞECEĞİZ, SİVİLLEŞECEĞİZ… YA DA CUNTACILARA BOYUN EĞECEĞİZ
Devlet kendine buyruk özerk bir iktidarı temsil eder. Türkiye'de politik yaşam, bu sahih durumu kendine rakip görmesi gerekirken bir parçası olmayı kendine hedef olarak görmüştür. İki canlı türünün tek bir organizma gibi birbirleriyle beslenerek bir arada yaşaması olarak da tanımlanan sembiyotik ilişki sivil alanın temsiliyet kazandığı an’da başlar. Türkiye’de politika bu zeminde kurgulanır ve inşa edilmeye çalışılır. Türkiye’de merkez partilerin handikabı da bu olmuştur. Bu sivil bir akıl değildir, devlet aklıdır ve toplumun geneline de sinmiştir. +Hemen hemen her evde bir devlet aklı hazır ve nazır bulunur. Eğer iktidara geldiyseniz ve uzun süre kaldıysanız bu sembiyotik ilişkiye çok daha güçlü bir şekilde maruz kalırsınız. Siz ne kadar muhalif olursanız olun iktidar sizi zehirler, maraziliğinizi ekopolitik sisteme tabii kılar. Gerçeklik algınız artık size ait olmaz, size ait olanmış gibi görünen başka şeylerin üzerinize dökülen kısmıdır artık.
TÜRK MODERNLEŞMESİ BİR DEVLET PRATİĞİ İDİ
Türk modernleşmesi devlet eliyle gerçekleşmiştir. Dolaysıyla bütün değişimler ‘yukardan aşağı’ olmuştur. Bu bize özgü. Oysa batı modernleşmesi devlet eliyle değil toplumun her kümesinin katılımı ve rızasıyla gerçekleşmiştir. Türkiye’de devlet bu nedenle sürekli politik alanda varlığını ya zor gücüyle ya da politik araçlar üreterek gerçekleştirmiştir. Kısaca devlet her yolu da dener. İktidara gelen partilerin usulsüzlüklerine, yolsuzluklarına rağmen buna göz yumar. Kendine rakip olarak gördüğü iktidarı gerekirse eğip büker ve kendine sonunda biat ettirir, ettiremediğini de düşman beller.
Erdoğan ve AKP sivil alanda edindiği prestiji yitirdiği belli olduğunda, devlet, iktidara gelme ihtimali beliren bir başka adayı, partiyi izler, yoklar ve kontak kurmaya çalışır. CHP, bundan yedekte bekleyen bir aparat gibidir. Ancak CHP, bugün ‘değişim’ isteyen devletin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir yapıda değil. İttihatçı gelenek ve onun yarattığı ideoloji, ulus ideolojisi CHP’yi bir devlet partisi yapmıştı. Artık bu devlet değişimin eşiğinde, kurucu paradigmayı defakto olarak aşmış görünüyor. Yeni çözüm süreci, Devlet Bahçeli’nin Öcalan ile ilgili statü çıkışı bunun kanıtı olarak görülebilir. Anayasa ve yasal düzenlemeler geldiği sürece bu defakto durum teorik olarak kurgulanacaktır. Yani devlet ideolojisi yeni yüzyılda yeni ulus-devlet ideolojisiyle paradigmasını inşa edecektir. CHP, buna hazır gözükmemekte. Öcalan’a istenen statüye karşı tek bir söz söylememekte. Oysa Erdoğan ve AKP, bu yeni durumda kredisini henüz tüketmedi. Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının yanında durma esnekliğini gösterebilmekte.
Yani kimse Amerika’dan icazet almaz, önce devletten, kurumsal yapıdan ‘icazet’ alır. Bu emir komuta şeklinde değil devlet ideolojisine gösterilen rızayla gerçekleşir. Türkiye’de politikanın ne yazık ki yasası bu. Sanırım bu Alman idealizminin zirve ismi, felsefeci Hegel’in kitaplarında bahsettiği ‘töz’ denilen şey bu olsa gerek. Elle tutulmaz, gözle görülmez, içsel bir düşün iklimidir. Daha somutlarsak milliyetçiliktir, milli olma, ulus olma bilincidir. Bürokrasinin her alanında hâkim bir ideolojidir. Modernleşmenin dayandığı en temel dayanaktır milliyetçilik. Artık içini neyle dolduruyorsanız, o’dur. Eğer bu bilinçle ilişkiniz zedelenirse devlet yani kurumsal bürokratik yapı, yani töz/bilinç için yeni bir partner ihtiyaç hasıl olur. Bugün Türkiye’de devlet aklı değişiyor, milliyetçi ideoloji başka bir biçimde yeniden inşa edilmek isteniyor ve bunu taşıyacak partnerler ya öne çıkacak, ya da çıkarılacak. Ayrıca önümüzdeki dönemde Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi bunlar olacak. Düne kadar bu İttihatçı Türkçülüktü, ama bugün bunun pratik ihtiyaçlardan dolayı veya konjonktürle dayatmalarla aşılmış durumda. Eğer CHP, süreci yakalarsa geleneksel devletçi politikadan sivil alanla, söylemle buluşabilir. Gerçi bu konuda benim kuşkularım var. Kılıçdaorğlu bu süreci okuma potansiyeli taşıyordu, ama o CHP’de çoktan istenmeyen adam ilan edildi.
SİVİLLEŞME PARADOKSU AŞILACAK MI
Politikanın sivilleşememe sorunu: Sivilleşmeyi, sivil düşünmeyi bir kenara bırakıp politik temsiliyeti kazanmak, devletin vitrinde oturup kurumsal hafızası olan devletle birlikte çalışmayı temel politik faaliyet alanı olarak sanmak, benimsemektir. İktidar kendine ait olanmış gibi gördüğü devlet erki ile bütünleşir. Zannedildiği gibi devleti değiştirmez. Devlet ona alan açar. Sembiyotik dediğim ilişkinin içinde kalınır. Sembiyotik ilişki kendine politik bir ekosistem ve politik aidiyet oluşturur. Bugüne kadar bütün iktidar pratiğinin bileşkesini yaratan durum, aura buydu. Türkiye'de politik yaşam iktidara değil aslen devlete yanaşma üzere kurgulanır. Bu duruma modernleşme sürecimizin en başından başlar 90 ve 2000’li yılların sonuna kadar tanık oluruz. Modernleşme paradoksumuzun, politik hikâyemizin kısaca özeti budur. Önce devlet değişir ardından politik alan. Modernleşmemizin bize hediyesi, bıraktığı miras bu işte.
Sivil politik alanın sürekli patinaj yapmasını, politika-devlet ilişkisini sivil zeminde kuramamasında aranmalıdır. Sivil düşünemeyenlerden sivilleşme bekleyerek geçirilen bir yüzyıl geçti neredeyse. Türkiye’de her devir devletle bütünleşmek veya birlikte iş yapma üzerinde kurgulanmıştır. Bu da bir tür sembiyotik ilişkinin politik alanda yaygınlaşmasını sağladı. Devlet bu yapısal işleyişi besler. Bunun için çalışır, görevi de budur. Bütünleşmek, içine alıp kendine benzetmek için. Bizim modernleşme tarihimiz ve pratiğimiz böyle inşa edildi. ‘Yukarıdan aşağı’ doğru şekillenen pratik yapı izin verdiği sürece demokratik adımlar atılmış, toplum nefes almaya çalışmıştır. Günümüzün bu geleneksel sembiyotik ilişkinin devam ettiğini düşünüyorum.
Bu gün bu ilişki devlet tarından bozulmuş durumda. İlişkiyi bozan taraf devlet, geleneksel devlet ideolojisiyle bağı sıkı olan politik özenelerse itiraz içindedirler. CHP, İYİ Parti, ZAFER Partisi gibi politik özneler devletin esnediğini, bu esnemenin küresel ve toplumsa nedensellik bağını kurmamaktalar. Dolaysıyla devletle kurdukları semiyotik ilişki bozulmuş durumda. Kürt sonun temelinde devlet bir yandan yeni bir paradigmanın/milliyetçiliğin içinde kendini inşa etmeye çalışırken, diğer yandan sembiyotik ilişkisini kurmaya çalışıyor. Yeni paradigma ideolojik olarak toplumsal karşılığı ancak politik özeneler üzerinden demokratik yöntemlerle sağlanacaktır. Modern devlet ve demokrasi işleyiş ilkesinden dolayı. Bu süreç demokratik yöntemlerle gerçekleşmezse, politik alan çıkmaza girerse, tıkanırsa cuntacılık öne çıkar. Bu memlekette cunta heveslileri çoktur. Sürece karşı duran, direnen güçlerin güvenlik bürokrasisinin içinde uzantıları olduğunu göz ardı edilmemeli. Cuntacı akıl fırsat bulursa Türkiye demokrasisini askıya alır ve aşırı militer yapıyı yeniden tahkim eder. Kürt sorunu, barış süreci dağılır, daha yıkıcı bir savaş ve gözyaşı hâkim hale gelir. Devlet, cuntacıların eline geçer. Kürtler barıştan umudunu tamamen keser. Savaş Ortadoğu’ya yayılır. Umarım bu tehlikeli durumu CHP, İYİ Parti ve ZAFER Partisi geç olmadan kavrar. Gerçi bu partilerin anlayacağından, kavrayacağından emin olmak isterdim ama hiç emin olamıyorum. Buna yönelik küçük de olsa bir emare onlarda göremiyorum.
YÜZYILLIK MODERNLEŞME HİKÂYEMİZİN YENİDEN YAZILMASI İÇİN
Konjonktür, yüzyıllık birikmiş yapısal sorunlar ve jeopolitik bölgesel krizler devlet aklının esnemesine neden olmuştur. Öcalan-devlet ilişkisi, çözüm süreci bu anlamda yalnız bugünün ihtiyaçlarından dolayı değil tarihsel birikimin bir sonucu. Bugün Kürt siyaseti, Türkiye’nin bir türlü aşamadığı sivilleşememe paradoksunu kıracak en dinamik sivil alan olduğunu belirtmek isterim.
Elimizde bir tek Kürtler kaldı. Dolaysıyla Kürt sorunu üzerine yaşanan yeni barış ve çözüm pratiğini sahiplenmek çok önemli. Yüzyılı aşkın modernleşme sancısını giderecek tek güç Kürt hareketidir. Erdoğan ve AKP, politik alanın sivilleşmesine dönük adımları kendi ideolojik sınırları ve önceki pratik deneyimlerden dolayı temkinli davranılmasına neden oldu. Erdoğan ve AKP, politik risk almama gayretinde olduğundan MHP öne çıkıyor ve iktidar olarak da destekler konumda. AKP’nin bu süreç içinde olmasının tek nedeni sivil alandan gelen bir parti olmasından kaynaklanır. AKP, muhafazakâr liberal bir parti ama sivil alandan iktidara uzanan bir yapı. İktidara geldiğinden beri devletle sürekli didişmiş bir parti olması tesadüf değildir. Barış süreçlerini sürekli AKP iktidarında yaşanması da bu nedenledir. En azından esneyebiliyor ve sivil bir meşruluğa öncelik verme meziyetine sahip.
Bugün müzakere konusu olan barış sürecinin bütün yükünü devlet bürokrasisi ve MİT üstlendi. AKP’li İbrahim Kalın, sanırım bugünü düşünülerek göreve atandı. Sürecin mimarlarından biri de kuşkusuz kendisi. Bunun için gerekli teorik ve politik donanıma sahipti. Sürecin kamuoyu ayağı oluşturulması Devlet Bahçeli’nin seçilip ikna edilmesi ayını şekilde en zor konuların başında geliyordu. Ancak bu sağlandı. Dolaysıyla bunun MHP’ye politik bir getirisi elbette olacaktır.
Türkiye’de devlet aklı/Kemalist ve İttihatçı milliyetçi paradigma hangi nedenden olursa olsun bir kırılma veya dönüşüm yaşıyor. D. Bahçeli’nin politik müdahaleleri bu kırılmanın en açık ifadesidir. Devlet yüzyıllık pratiğini deşifre etmekte, kendini yeniden inşa etmenin yollarını aramakta. Demokratikleşme ancak bu kırılma/dönüşüm sayesinde gelecektir, nitekim de böyle oluyor. Kürt hareketinin verdiği kararlı mücadele de devleti böyle bir kırılmaya/değişime zorlayan etkenlerin başında yer aldığını ıskalamamak gerekir. Erdoğan ve AKP, bu sürece ayak uydurmakta. Yeni bir ulus, yeni bir kimlik, yeni demokratikleşme ve yeni bir töz inşa edilecektir. Yine ‘yukardan aşağıya’ ama ‘aşağının yukarıya’ basıncıyla yaşıyoruz, yaşayacağız. Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi bir dayatma yok, uzlaşma, müzakere var. Yüzyıl önce yapamadıklarımızı tarih ilk defa önümüze bu çıplaklıkta ortaya seriyor.
Demokratikleşeceğiz, sivilleşeceğiz ya da cuntacılara boyun eğeceğiz